5. Bölüm

Türkiye nasıl bir risk altında?

Öncesinde çeşitli görüşmelerle şekillenen ve resmi olarak 2013 tarihinde başlayan ülkemizdeki çözüm sürecinde herkesin beklentisi silahların tümüyle susması idi. Fakat söz konusu çözüm süreci başlangıcında daima şu uyarıyı yaptık: Müzakereler, karşılıklı görüşmeler veya ikna çabalarıyla gerçek bir çözümün olması mümkün değildir. PKK’nın Leninist ve komünist ideolojisi, sinsi ve kanlı yöntemlerle mutlaka bölünme hedefine doğru gidecek, bu hedeflerinden hiçbir zaman vazgeçmeyeceklerdir. Eğer çözüme doğru bir gidişat isteniyorsa bunun mutlaka eğitimle yapılması gerekmektedir, bunun dışında hiçbir çözüm yolu yoktur.

O dönemden bu yana PKK, öyle ya da böyle çeşitli yöntemlerle şehirlerin içine kadar girmiş, PKK yönetimleri kendi seslerini etkili bir şekilde duyurur hale gelmiş, Öcalan, bir anda ülkenin bir kısım sözde “Beyaz Türkleri” tarafından göklere çıkarılmaya başlanmıştır. Aslında Türkiye, şu anda belki de tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir risk altındadır. Bu bölümde söz konusu riskleri inceleyeceğiz.

“Demokratik özerkliğe” doğru gizli adımlar

Barış sürecinin resmi olarak ilan edilmesinden yeniden çatışma ortamına girdiğimiz şu günlere kadar geçen süreye bir baktığımızda, aslında Türkiye’de hem politik hem de algı yönetimi açısından çok büyük değişiklikler olduğunu görürüz. Bu değişimlerin, Türkiye açısından çok da iç açıcı değişimler olmadığını da belirtmek gerekmektedir.

Bu süre içinde bir kısım yazarlar tarafından Öcalan ile görüşmeler adeta bir meşrulaşma havası içinde gösterilmiştir. Öcalan’dan gelen mektuplar PKK’ya yakın çevreler tarafından “Sayın Öcalan’ın talepleri” başlığı altında okunmuş ve bu durum oldukça normal karşılanır olmuştur. Öcalan, açık veya saklı bir üslupla hükümete rahatlıkla eleştiriler yöneltebilecek , bütün bunlar çözüm sürecinin doğal getirileri olarak algılanacak hale gelmiştir.

Bütün bunların ötesinde, bir kısım sol görüşlü yazar, politikacı, bürokratlar, “iyi ki Öcalan varmış” diyecek kadar ileri gidebilmiş, daha da ötesi Öcalan’ın serbest bırakılması gerektiğini önce yarım ağız, sonra açıkça talep edebilir hale gelmişlerdir. Bazı gazeteciler Kandil’e gidip yıllardır Türk askerine hain pusular kuran eli kanlı teröristleri adeta bir halk kahramanı edasıyla sunmaya başlamışlardır.

İşte bu sinsi üslup değişikliği, gerçekte önemli bir felaketin habercisi olmaktan öte bir şey değildir. Bu üslup değişikliği, PKK’nın ve PKK’nın desteklediği unsurların, gerilla yöntemlerinin yanı sıra daha içten, temelden, sinsi yöntemlerle harekete geçmiş olduğunun bir habercisidir. Bu felaketin ilk habercisi, 30 Nisan 2014 tarihinde gerçekleşen yerel seçimler olmuştur.

2014 Yerel seçimleri ve sinsi planın ilanı

30 Mart 2014 tarihinde yaşanan yerel seçim için Türkiye genelinde gerçekleştirilen hazırlıklara şöyle bir baktığımızda, aslında bugünkü Türkiye için olmaması gereken bir manzara karşımıza çıkıyor, bazı partilerin miting programları Güneydoğu bölgemizi kapsamıyordu. O bölgelerde özellikle gidip miting yapmaları gereken, halkı kucaklamaları gereken muhalefet partileri, kendi vatanlarına ait Güneydoğu topraklarına can güvenlikleri nedeniyle uzanamadılar. Kenditopraklarında, kendi halklarını kucaklayamadılar.


Güneydoğu'da neredeyse hiçbir parti kendi bayraklarıyla miting yapamamaktadır. PKK'nın kurduğu korku
imparatorluğunun etkisiyle mitinglere Güneydoğu halkı Türk bayraklarıyla gelememekte, bölgede hakimiyet
kurmuş olan PKK tarafından adeta kendi bayrağımız yasaklanmaktadır.

Hatta Ak Parti milletvekilleri dahi Güneydoğu’da rahatça hareket edemediklerini, mitinglerini zorlukla yaptıklarını, il teşkilatlarında partililerin karşılama bile yapamadıklarını ifade etmişlerdir. Ak Parti milletvekili Orhan Miroğlu bu durumu “korku dağları bekliyor” şeklinde özetlemiştir.

Muhalefet partileri tarafından söz konusu tedbirler, 7 Haziran 2015 tarihinde gerçekleştirilen genel seçimler sırasında da alınmıştı. Bu tedbirler gerekliydi, çünkü Türkiye’nin siyasi partileri kendilerine yönelik bir şiddet eyleminin her an gerçekleşebileceğini, bölgede devletin hakimiyetinin tam anlamıyla var olmadığını biliyorlardı. Kendi vatanlarının bir bölümü, vatanın siyasi demokratik partilerine tam anlamıyla kapalıydı.

Bu durum şu an halen bazı bölgelerde devam etmekte ve pek çok kesim tarafından normal karşılanmaktadır. Oysa biraz düşünüldüğünde olayın vahameti ve o toprakların halen nasıl bir tehdit alanı olduğu açıkça anlaşılabilmektedir.


Gezi olayları sırasında çevreci gençlerin demokratik protestolarından komünist gruplar da faydalanmıştı.
30 Mart 2014 yerel seçimleri, Gezi olaylarının ardından adeta bir güven oylaması gibiydi. Fakat bu seçimlerin
en vahim sonucu, tüm Güneydoğu'nun BDP'ye terk edilmesi oldu.

30 Mart 2014 tarihli yerel seçimlerin Türkiye için özel ve yerel seçimlerden öte bir anlamı olduğu açık. Gezi olayları başta olmak üzere çeşitli ayaklanma ve olaylarla geçen hareketli bir yılın ardından adeta bir güven oylaması anlamını taşıyan yerel seçimlerin gösterdiği sonuçlar, her parti için ayrı bir önem taşıyordu. Çözüm sürecinin sonrasındaki günlerde hükümetin Kürt halkına vermiş olduğu güvenceler ve özellikle Güneydoğu bölgemizde gerçekleştirilen kalkınma ve gelişme planları dahilinde en büyük beklenti, bu bölgemizde hükümeti temsil eden partinin veya muhalefet partilerinin zafer ile çıkması idi. Fakat böyle olmadı.

Seçim haritasında Güneydoğu illerinin tümünde BDP belediyelerinin zaferle çıkması, Ak Parti ve MHP’nin geçmişte üstün olduğu şehirlerde BDP’nin üstünlük kazanmış olması önemli bir mesaj veriyordu. Belli ki kale, içten içe fethedilmeye çalışılıyordu. PKK’nin açıkça destek verdiği bir parti güçlenmişti. Bu durum açıkça gösteriyordu ki çözüm süreci olarak adlandırılan ve PKK militanlarının silahlarını bırakıp gitmeleri beklenen dönemde PKK ülkeyi terk etmiş falan değildi, baskı sistemi devam ediyordu. Ve belli ki, bu defa Türkiye’nin bölünmesi için farklı bir yöntem izleniyordu.

Bu detayların izahına geçmeden önce şunu önemle belirtmek gerekir. BDP veya yeni adıyla HDP, Türkiye’nin demokratik sistemi içinde yer alan siyasi bir partidir. Demokrasi içinde kuşkusuz ki tüm diğer partilerle aynı haklara sahiptir. Devletin koruması ve güvencesi altında legal bir parti olarak kuşkusuz ki görevine devam edecektir. Bu partiye ve parti mensuplarına yöneltilmiş olan her türlü saldırı veya uygunsuz söz demokrasiye büyük bir darbedir ve mutlaka hukuki karşılık bulmalıdır.


PKK'nın şehirleri ele geçirme amaçlı sinsi faaliyetleri, PKK'yı legalleştirme çalışmaları ile devam etmiştir. Ateşkes
döneminde Türk toprakları üzerinde Mahsum Korkmaz'ın heykelinin dikilmesi, belediye arabalarının üzerine
PKK'lıların resimlerinin asılması tehdidin büyüklüğünü ta o zamandan göstermiştir.

2014 yerel seçimlerinde Güneydoğu illerinin BDP'ye teslim edilmesinin ardından 2015 genel seçimleri daha
vahim sonuçlar vermiştir. Kuzeydoğu Anadolu'ya kadar ulaşan geniş bir bölgede HDP adeta hakimiyet ilan etmiştir.

Güneydoğu konusunda HDP ile ilgili ayrımı yapmamızın yegane sebebi, bu partinin PKK tarafından destekleniyor oluşudur. Hatta birazdan KCK yapılanmasının detaylarında da açıklayacağımız gibi, söz konusu partinin KCK/PKK tarafından ciddi baskı altında olduğu kuvvetle muhtemeldir. İşte bu gerçek, ülkemiz için büyük bir tehdit teşkil etmektedir. Özellikle de çözüm sürecinin başından beri bu parti yetkililerinin özerklik konusunu daha sık dile getirir olmaları, bu konuda farklı bir dile geçiş yapmaları, Abdullah Öcalan’ı legal hale getirme çabaları önemli bir tehlikenin işaretlerini vermektedir. Söz konusu Güneydoğu bölgemiz olduğu için bu söylemlere sahip bir partinin özellikle o bölgedeki zaferi, tedirginliği haklı olarak beraberinde getirmektedir.

2015 genel seçimlerinin ise güneydoğu açısından daha vahim bir harita çizdiğini burada hatırlatalım. Hatırlanacağı gibi HDP’nin güçlü çıktığı bölgeler sadece Güneydoğu bölgemizle sınırlı kalmamış Kuzeydoğu’da Ardahan’a kadar ulaşmıştı. Burada özellikle yerel seçimleri delil vermemizin sebebi, PKK’nın desteğini alan bir partinin yerel yönetimlere sahip olmasının çatışma dönemine girdiğimiz şu günlerde getirmiş olduğu vahim sonuçlardır. İlerleyen satırlarda bu konu detaylı anlatılmaktadır.

"Demokratik özerklik" adı altında toprak talebi

Bu algı mühendisliğinden en çok pay alan sözcük kuşkusuz ki “demokratik özerklik” sözcüğüdür. Özellikle 30 Mart 2014 yerel seçimlerinden sonra aniden daha fazla duymaya başladığımız bu söz, aslında bölünmenin yumuşatılmış adıdır. Bölünmeyi savunan siyasetçiler tarafından öylesine zararsız, öylesine şekerle kaplanmış halde sunulmaktadır ki, Türk halkının bu konuyu neden bu kadar büyüttüğü adeta sorgulanır hale gelmiştir. Bu kişilerin söylemlerine göre “demokratik özerklik”, demokratik bir eylemdir.


Silahların gölgesinde yapılan antidemokratik seçimin ardından
çatışmaların başlaması ve çeşitli Belediye Başkanlarının
"özerklik" ya da "öz yönetim" ilan ettik diye ortaya çıkmaları
sürpriz olmamıştır. Amaç zaten başından beri kaleyi
içten fethetmektir.

Oysa PKK dilinde demokratik özerklik, demokratik bir eylem falan değildir. Ülkeyi bölmek için demokrasi bir kılıf olarak kullanılmaktadır. Gerçekte PKK eğer özerk bir devlet elde etmiş olsa, bu devlet demokrasiden uzak, komünist ve komünal sistem üzerine kurulacaktır. Nitekim bu hayali devletin anayasasını oluşturan KCK bildirgesi, bunu açıkça ilan etmektedir.

Demokratik özerklik söylemi ile aslında verilmeye çalışılan izlenim, “biz doğrudan bölünmeyi istemiyoruz” demek ama arka planda bölünmenin tüm gerekli unsurlarını hazır edebilmektir. Bunun için öncelikle belediyelerin imkanları kullanılacaktır. Yani imkanlar komünist propaganda için seferber edilecektir.

Yerel seçimlerin hemen ardından yukarıda genel hatlarıyla anlattığımız algı mühendisliği devam ederken, aralara sıkıştırılan ilginç, beklenmedik ve şaşırtıcı taleplerin gündeme gelmesi de aynı yöntemin bir parçasıdır. Seçimlerin üzerinden henüz birkaç hafta geçmesinin ardından Gültan Kışanak’ın “Petrolden pay istiyoruz” çıkışı buna bir örnektir. Bu öyle bir laftır ki, sanki Güneydoğu’da Irak’ta olduğu gibi özerk bir yönetim kurulmuş, devletin ayrı, özerk bölgenin ayrı kaynakları olmuş gibi bir izlenim vermek için kullanılmıştır. Güneydoğu bölgesi bu ülkenin milli sınırları içindedir ve bu milli sınırlar içindeki her türlü kaynakta olduğu gibi petrol geliri de, bu ülkenin milli hasılasına dahil olmaktadır. Elde edilen her gelir, Türkiye sınırları içindeki her şehre ve bu ülkenin her bireyine ulaşan bütçenin bir parçasıdır. Antalya’da yetişen portakalın geliri nasıl aynı zamanda Güneydoğu’ya da akıyorsa, aynı şey Güneydoğu’da çıkan petrol için de geçerlidir. Bu ülkenin bölünmez bütünlüğünün bir getirisidir. Kışanak’ın bu ilginç çıkışı, yalnızca dikkatleri bu söyleme çekmek ve alttan alta devam eden özerklik projesine katkıda bulunmak dışında bir amaç taşımamaktadır.

Kışanak’ın, yerel seçimlerden bir yıl önce özerklik talebini doğrudan dillendirmiş olduğu da burada hatırlanmalıdır. 10 Şubat 2013’de Hürriyet gazetesine, “Dümdüz bir yolumuz var: Özerk Kürdistan” çıkışını yapan yine Kışanak’tır.

Nitekim eski Diyarbakır Yenişehir Belediye Başkanı Fırat Anlı, bu algı politikasının şehirlerin içinde nasıl hayata geçtiğini tarif etmiştir. Anlı, “şu anda zaten kısmen bu modeli Güneydoğu'da uyguladıklarını, mahalle ve diğer meclislerin burada kurulduğunu, güneyde de bağımsızlığa yakın bir federasyon oluştuğunu belirterek yakında özerkliği ilan edeceklerini” belirtmiştir. Bu açıklama üzerinden çok geçmeden PKK saldırılarına kaldığı yerden başlamış ve yerel seçimler sonrası HDP’ye adeta hediye edilen belediyeler birer birer özerklik ilan etme yüzsüzlüğünü gösterebilmişlerdir. Yargı bu konuda hemen harekete geçse de, Güneydoğu’da karşımıza çıkan bu feci manzaranın tavizler sonucunda oluştuğu gerçeğinin iyi düşünülmesi şarttır.

Bu vahim durum aslında açıkça “geliyorum” demiştir. Birkaç yıldır ısrarla uyarılarda bulunduğumuz tehlike, aslında şu an hali hazırda ülkemizde haince uygulamaya konmuş olan sinsi, illegal ve komünist bir devlet yapılanmasıdır. İsmi ise, KCK’dır.

Legal devlet içinde yapılanmış illegal bir devlet: KCK


KCK tek lider olarak Öcalan'ı kabul eden bir yapıdır. KCK yürütme konseyinin tüm açıklamaları da Öcalan posterleri önünde gerçekleştirilmektedir.

KCK (Koma Civakên Kurdistan - Kürdistan Komünler Birliği), terör örgütü PKK’nın oluşturduğu bir yapılanmadır. Bu yapılanma, amaçlarını ve kullanacağı yöntemleri “KCK Sözleşmesi” isimli belge ile yürürlüğe koymuştur. 

Söz konusu yönetmelikte, bayrağı, yargı ve ordu sistemi ile aslında bir devlet tarif edilmektedir. Örgütte, 300 delegeli Kongra-Gel yasama görevini üstlenmekte, yasama kanun çıkartmakta, yürütme de uygulamaktadır. Sorun çıktığında ise devreye yargı organları girmektedir. KCK sözleşmesi, bu devlet yapısının anayasasıdır.  Terör örgütünün birimleri ve örgüt üyeleri, sistematik bir yapı içinde bu devlet sisteminde yer almışlardır. TBMM yerine alternatif bir yasama organı 2003’den beri işbaşında olup KCK yapılanmasıyla fonksiyonel bir hale getirilmiştir.

Üç kısımdan oluşan KCK yargı sistemi, Türk Ceza Kanunu’nun suç saydığı hiçbir fiili ve yetkili yargı sistemini tanımamakta, yani Türk devletini ve adalet sistemini reddetmektedir. Bunun yerine kişileri, kendi hazırladığı yasalar dahilinde kendi kurduğu mahkemelerde yargılamaktadır.

KCK, Güneydoğu’da, özellikle Diyarbakır’da, “PKK” kaymakamları, “PKK” tarım il müdürleri şeklinde “bürokratik atamalar” yapmaktadır. “Atanan” sözde PKK’lı “yetkililerin” Türkiye Cumhuriyeti kaymakamlarını makamlarında tehdit ettiğine dair haberler basın yayın organlarında gündeme taşındığı gibi, TBMM’de soru önergeleri ile hükümete sorulmuştur.

KCK’nın ordusu “asayiş birimleri” (YDG-H) adını almıştır. PKK adına vergi toplama, kepenk kapattırma, cezalandırma, seçmenin ve seçim merkezlerinin baskı altına alınması gibi faaliyetler “asayiş birimleri” aracılığı ile yürütülmektedir. Bu birimler, şehirlerde PKK korkusunun devam etmesi, vatandaşın üzerinde oluşturulan şiddet tehdidinin sürdürülmesi için kullanılmaktadırlar. Sözde çözüm süreci devam ederken bile, Diyarbakır’da vatandaşlar sözde “KCK devletinin bir ferdi olarak” devlete vergi ödemeye zorlanmaktadırlar.

Savcılık iddianamesine göre 17 Mayıs 2005’te, PKK’nın KCK adlı bir yapıya dönüştürülmesi 2005 yıllarında Öcalan’ın, komünist/anarşist yazar Murray Bookchin'in izahlarından etkilenerek geliştirdiği devlet üstü konfederal model fikrinden ortaya çıkmıştır. Plan üç aşamalıdır: Özgür önderlik, demokratik özerklik, demokratik konfederalizm. Yani hedeflerin ilki Öcalan’ın serbest bırakılmasıdır; şu an ülkemizde yaygınlaştırılan söylemlere ve bu yönde yarım ağız yapılan ahlaksız tekliflere bir bakıldığında planın bu aşamasının hayata geçirilmeye çalışıldığını görmek mümkündür. Bu sağlandıktan sonra demokratik özerklik aşamasına geçmeyi, ardından da Türkiye, İran, Irak ve Suriye’den oluşan dört parçalı konfederal bir devlet kurulması planlanmaktadır. Aslında metnin 4. maddesinin l. fıkrasında geçen “Demokratik Toplumcu Ortadoğu Konfederasyonunu geliştirmek” ibaresinden de anlaşılacağı üzere hedef sadece Kürt bölgeleriyle kısıtlı tutulmamış bütün Ortadoğu plana dâhil edilmiştir. Bu da göstermektedir ki; PKK’nın temeldeki hedefi, Türkiye dâhil tüm Ortadoğu’ya komünist bir düzen getirmektir.

KCK aslında 2000’lerin ortasında hapisten çıkan PKK’lıların siyaset yapmaları, örgüt içinde kalmaları, kendilerini kenara atılmış, unutulmuş hissetmemeleri için bizzat Öcalan tarafından keşfedilmiş bir siyasi istihdam formülüdür. KCK yapılanmasının temel görevi ise, dağlardan ayrılarak kentlerdeki kontrolü ele alabilmek, PKK’nın illegal çizgisini sözde legal görünümlü bir yapı dahilinde hayata geçirebilmektir. Aslında bu şekilde, tüm dünya tarafından bir terör örgütü olarak tanınmış olan PKK, KCK üzerinden “legal” bir görünüm altında siyasi süreçlere müdahale etmeyi amaçlamaktadır.

Sözleşmede, KCK yapısının kurucusu Abdullah Öcalan olarak gösterilmekte ve Öcalan’ın Yürütme Konseyi başkanını görevlendirdiği ve konsey kararlarını onayladığına vurgu yapılmaktadır. Yani açık bir şekilde KCK yapılanması, emir ve talimatlarını Abdullah Öcalan’dan ve PKK lider kadrolarından almaktadır. Şehrin içinde siyasi görünümlü eylemlerle kaleyi içten fethedecek bir yapılanma zaten Öcalan’ın çok uzun zamandır istediği bir şeydir. Nitekim Öcalan ile yapılan görüşmeler incelendiğinde, dayattığı yegane modelin KCK modeli olduğu görülmektedir.

KCK, legal bir görünüm altında şehirlere inerek, burada PKK nüfuzunu güçlü şekilde hissettirmek üzere var olmuştur. Bu yapılanma altında, bölgedeki siyasi figürler, belediyeler ve belediye başkanları üzerinde baskı ve otorite kurmaya çalıştığı, milletvekili ve belediye başkanlarını belirleme güç ve yetkisine sahip olduğu da bilinmektedir.

Konuyla ilgili Stratejik Düşünce Enstitüsü’nün analizi şu şekildedir:

“KCK, şehirdeki kontrolü elinde tutmak ve legal siyaseti PKK çizgisinde tutmakla görevli bir yapı... Öyle ki, bir belediye başkanı bir yere gittiğinde, yanında mutlaka KCK’dan biri bulunuyor. Halk arasında bunlara ‘komiser’ deniyor. Belediye başkanlarının, onların görüşlerinin dışına çıkmaları mümkün değil.”

Söz konusu yapılanma aslında Stalinist sistemlerde yaygın olan bir örgütlenme biçimidir. Bilindiği gibi Stalin de yazar, sendika, ordu gibi çeşitli örgütlenmeleri doğrudan oluşturmuş ve buralarda “komiser” olarak isimlendirilen kişileri göreve getirmiştir. Söz konusu komiserler aslında komünist birer militandırlar. Onların görevi, söz konusu örgütlenmeleri kontrol altında tutabilmek, şehir içinde hegemonyayı sağlayabilmek, muhalif sesleri belirleyip, sistemi kendi istediği gibi düzenleyebilmektir. Şu an geldiğimiz noktada bu, PKK’nın söz konusu yöntemle HDP üzerinde bir siyasi baskısı şeklinde yorumlanmaktadır. Nitekim Stalinist kaynaklarda “komiser” terimi; “kontrol altında tutulmak istenen yapılarla Stalin arasında “sıkı ve bozulmaz iç bağlılığın muhafaza edilmesi’” olarak tanımlanmaktadır.

Kısaca KCK, illegal örgüt hedeflerini gerçekleştirmek adına arka planda illegal örgüt üyelerini bulunduran ama baskı yoluyla ön planda legal siyasi figürleri kullanan, şehirlerden başlayarak bölgenin tümüne komünist bir sistem getirmeyi hedefleyen bir yapılanmadır. KCK sözleşme metninden açıkça anlaşılabileceği gibi, bu sistemin üye kabul eden, yasama gücü ve yargı organları olan, yargılayan, silahlı mücadele birimi öngören, mahalli ve merkezi teşkilatları bulunan, vergi toplayan, özellikle yerel yönetimler üzerinde söz sahibi olmaya çalışan bir yapılanma niteliğinde olduğu açıktır; yani sözde bir devlettir.

Gazeteci-yazar Sedat Laçiner’in şu tespiti önemlidir:

“KCK, şehirde sivil itaatsizlik eylemlerini yönetecekti, halkı eylemlere sokacaktı, Fransa’da olduğu gibi arabalar yakılacak, halkla polis çarpışacak, dolayısıyla da devlet halk karşı karşıya getirilmiş olacaktı. Bunun yarattığı zemin üzerinden de, KCK Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne paralel bir ikinci devlet olacak ve bu devletin bir kitlesini inşa etmeye çalışacaktı. Devletin mahkemesi - KCK’nın mahkemesi, devletin valisi - KCK’nın o ildeki sorumlusu gibi paralel bir otorite yaratma çabası olarak planlanmıştı.

KCK’nın çalışma yöntemlerinde şiddet hâlâ merkezde. Bir hareketi terör olmaktan çıkaran, şiddete ne kadar başvurup başvurmadığıdır. Anahtar kelime şiddettir... İnsanlar terörist olduğunuzu düşünüyor ve sizden korktuğu için bazı eylemlere katılıyorsa, dükkanını kapatıyorsa bu bir terör eylemidir. KCK’nın Diyarbakır’daki bir sorumlusu bir mahkeme düzenliyor, ona insanlar istemese de gidiyor, yargılanma sonunda ceza alıyorsa burada yasa dışı bir terör eylemi var. Bomba patlamıyor olması onu terör eylemi olmaktan çıkarmaz.”

Siyasi yapılanma denilen örgütlenmenin, aslında tümüyle PKK’nın denetiminde, hatta PKK’nın baskısı altında olduğunu ise gazeteci yazar Adem Yavuz Arslan şu şekilde ifade etmektedir:

“Görünen o ki belediye başkanlarını halk seçmemiş; KCK isim önermiş ve olmuş. Hiçbir inisiyatifleri yok. Hatta eylemlere katılmadıkları gerekçesiyle yargılanıp cezalandırılıyorlar. Bir temizlik işçisi Osman Baydemir’i sorguluyor, ceza veriyor.”

Bu aşamada, Meclis içinde yer alan ve legal siyaset yapan bir kısım partilerin doğrudan KCK’nın emri hatta baskısıyla hareket ettiği gerçeği her zamankinden daha fazla ortaya çıkmaktadır. Aslında Pervin Buldan’ın, “Kandil, İmralı ve parti tek bir vücut halinde mi hareket ediyorlar?” sorusuna verdiği cevaba dikkat vermek gerekmektedir:

“Açıkça şunu ifade etmekte yarar var, Kürt Özgürlük Hareketi (PKK’yı kastediyor) ile Türkiye’de siyaset yapan kurumları birbirlerinden ayrıştıramazsınız. Sonuçta özgürlük hareketinin içinde siyasi mekanizmada görev yapanların yakınları, akrabaları, kendi çocukları var.”

Adem Yavuz Arslan ise bu konuyla ilgili şöyle devam ediyor:

“BDP’li (HDP) siyasetçilerle ilgili bölümler ise düşündürücü. Çünkü, BDP’liler adeta KCK elinde esirler. Hiçbir inisiyatifleri yok. ... Nasıl konuşacağından tutun da nerede ne yapacağına kadar her şeyi onlar belirliyor.”

Konuyla ilgili olarak gazeteci-yazar Ahmet Altan’ın şu saptamaları oldukça önemlidir:

“Okuyun KCK sözleşmesini.
Bir diktatörlük anayasası o.
Okuduğum maddelerden dehşete düştüm.
Önce özgürlükçü anlatımlarla başlıyor sonra ‘tek karar mercii’ olarak ‘önderliği’ gösteriyor.
‘Önderlikle’ aynı fikirde olmayan bir Kürt ne yapacak bilmiyorum, öyle bir ihtimal o anayasayı yazanların aklından bile geçmemiş.
Onlara göre hiçbir Kürt, hiçbir konuda ‘önderlikten’ farklı düşünemez anladığım kadarıyla.
KCK Yürütme Konseyi, Halk Özgürlük Mahkemesi Savcılığını görevlendirebiliyor, yargıçları atayabiliyor.
‘Basın komitesi’ ise ‘ideolojik ve ulusal birliğin pekiştirilmesine yönelik çalışmalar’ yürütüyor.
Gerçekten böyle bir düzende yaşamak istiyor mu Kürtler?
Türklerin yıllarca süren baskılarından kurtulmanın tek çaresi, önderlikle, konseylerle, komitelerle yönetilen, ‘ulusal birlik’ anlayışını resmîleştiren bir toplumda yaşamak mı?
BDP’li dostlarımız KCK’nın bu ‘anayasasını’ çok çağdaş ve yararlı buluyorlarsa aynı maddeleri Türkiye’nin yeni anayasası için önerecekler mi?
Türkiye’nin bir ‘önderliği’, yürütme konseyi, komiteleri olsun mu? Savcıları, yargıçları atama hakkı konseye verilsin mi?
Eğer bunları Türkiye anayasası için istemeyeceklerse, bunları Kürtlere mi reva görüyorlar?
Türklerin asla kabul etmeyeceği, bugün artık kimsenin Türklere teklif bile edemeyeceği bir anayasa neden Kürtlere Kürtler tarafından dayatılıyor?”

Söz konusu örgüt anayasası, PKK tarafından Kürtlere dayatılmaktadır. Bir komünist diktatörlük anayasasının bizim canımız ve parçamız olan Kürt halkına KCK yoluyla dayatılacak olması, aslında Güneydoğu’ya ve sonrasında Ortadoğu’ya yönelik nasıl bir plan yapılmakta olduğunu da gözler önüne sermektedir. Bunu daha iyi anlayabilmek için KCK’nın neyi hedeflediğini daha yakından görmekte fayda vardır.

1. Diktatörlük Sistemi ve Liderin Putlaştırılması

Komünist rejimlerde sistemi yöneten Lenin, Stalin, Mao, Kim Il Sung gibi diktatörler, kendilerini toplumun gözünde adeta bir ilah haline getirecek kitlesel bir beyin yıkama programı yürütmüşlerdir. İngilizce’de bu liderlerin politikasını tanımlamak için kullanılan “cult of personality” (kişi kültü) kavramı “lider putlaştırmasını” ifade eder.


Komünist diktatörler, kitlelerin itaatini kolaylaştırmak için putlaştırılmışlardır. Lider kimi zaman parlayan bir güneş gibi canlandırılmış veya dev heykellerle tasvir edilmiştir.
Kim Il Sung'un heykelinin önünde eğilen kitleler, bu
propagandanın günümüzde de ne kadar etkili
olduğunu göstermektedir. (Altta sağda)

Lenin, Stalin, Mao, Kim Il Sung gibi komünist diktatörler kitlelerin itaatinin sağlanması için putlaştırılmıştır. Lider bazen halkın üzerinde parlayan bir güneş gibi canlandırılmış, bazen de dev heykelleri yapılarak insanların bu heykellerin önünde secde etmesi sağlanmıştır. Tüm bunların gayesi, komünist lideri, şaşmaz bir yol gösterici olarak sunmak ve kendine itaat edenlere sözde mutluluk ve yaşam sevinci getiren bir sözde "ilah" olarak tasvir etmektir.

PKK’nın lideri Abdullah Öcalan da, ilk komünist devrim olan Rus Devrimi'nin lideri Lenin'le başlayan bu putlaştırma yöntemini kullanmaktadır.

Bu eğilimin etkisini KCK Sözleşmesi‘nde “Kürdistan Demokratik Toplum Konfederalizmi Kurucusu ve Önderi” başlığı altında yer alan 11. maddede görmek mümkündür. Sözleşmede terör örgütünün başı, Kürt halkının lideri olarak gösterilen, halkın bütün ihtiyaçlarını bilen ve karşılayan haşa bir ilah gibi tasvir edilmiştir. Güya o, son karar merciidir, altındakilerin tümü ona tabidir. Önderlik olarak isimlendirilen bu sözde ilahi şahsiyete karşı çıkmak Madde 33’te belirtildiği gibi savaş sebebidir.

Terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan, Demokratik Uygarlık Manifestosu isimli kitabında kendini Kürt toplumunun her şeyini düşünen, planlayan, onlar için acı çeken ve onlara özgürlük yolunu açan, kapitalist uygarlıkların vahşiliği karşısında Ortadoğu‘daki Kürt halklarının haklarını ve geleceklerini korumaya çalışan bir önder olarak tanıtır.

Öcalan’ın kitabında kendine ilahi bir görünüm verme çabası kamuoyunda KCK Davası olarak bilinen davanın savcısının da dikkatini çekmiştir.  İstanbul Cumhuriyet Savcısı Adnan Çimen hazırladığı iddianamede, Öcalan’ın kendisini mitolojik ve cinsiyetsiz bir yarı tanrı gibi göstermeye çalıştığını şöyle ifade etmiştir:

“Hatta Öcalan, ‘Urfa’dan çıkışını Hz. İbrahim (as)’ın İbrani kabilesinden çıkışına, yakalanması sürecini de Hz. İsa (as)’ın çarmıha gerilmesine’ benzeterek kendisini kutsamakta ve kendisine mitolojik ve cinsiyetsiz bir yarı tanrı sıfatı vermeye bile çalışmaktadır.


Öcalan da tıpkı tarihteki komünist diktatörler gibi kendisini
-Haşa- ilah gibi gösterme çabasında olmuştur. Kitleler üzerinde
bu yolla etki sağlamaya çalışmıştır.

Dolayısıyla sözleşmede önderlik olarak cisimleştirilmeye çalışılan Öcalan’a hem fiziki hem de ruhani bir kimlik kazandırılmakta, Kürt halklarının tek ve evrensel temsilcisi olarak lanse edilmekte, Öcalan üzerinden Kürt toplumu belirli bir refleks düzeyinde tutulmaya çalışılmaktadır...

Ayrıca terör örgütü liderinin kendini Hz. İbrahim (as)’e benzetmesi de trajikomiktir. Çünkü iddianamenin değişik yerlerinde belirtildiği üzere kendisi Kürt halkının geri kalışından ve diğer mağduriyetlerinden din faktörünü mesul tutmaktadır. Böylesi birinin kendini halk nezdinde kutsal kabul edilen kavramlarla özdeşleştirmeye çalışması ise sadece istismardır.”

PKK’nın kurucularından olan fakat daha sonra örgütten ayrılarak yurt dışına yerleşen Selim Çürükkaya ise, Öcalan’ın kendine bakışındaki hastalıklı ruh halini şu şekilde ifade etmiştir.

“Kendisini sıradan bir lider görmekten ziyade, ulu bir önder diye nitelendiren Öcalan, PKK içerisinde de ululuğunu kabullendirmek için her akşamüstü ‘Canımızla kanımızla seninleyiz ey başkan!’ diye slogan attırarak militanların ebediyen kendisine sadık olmasına çalışmıştır.” *

Öcalan’ın örgüt üyelerine yaptığı bir konuşmada da bu anlamda manidardır:

“Ben kendimi müthiş ayarlayan birisiyim. İnsanlığın en düşük seviyesinden en yücesine ulaşıncaya deyin kendimi bir tanrı kadar bilinçli, yetkili ve iradeli kılmış durumdayım.”

Nitekim, KCK üyelerinin teknik takibe takılan telefon görüşmelerinde Öcalan'ı peygamber gibi gördükleri anlaşılmaktadır. “Kabe” olarak kabul ettikleri Öcalan’ın evini doğum gününde ziyaret eden KCK'lılar “Tavaf ettik hacı olduk. Toprağına yüz sürdük” ifadelerini kullanmışlardır.

Benzeri bir başka olay Diyarbakır’ın Sur ilçesinde gerçekleşmiştir. İskenderpaşa Mahallesi'nde bulunan ve BDP’ye yakınlığıyla bilinen EŞİT-ÖZGÜR-YURTTAŞ derneğinin duvarına yazılan “Peygamber Apo’ya selam. KCK” yazısı çevre halkının tepkisine neden olmuş ve yazı daha sonra bazı vatandaşlar tarafından boyayla silinmiştir.

Görüldüğü gibi KCK sözleşmesinin öngördüğü “önderlik” kavramına göre Öcalan bir ilah olarak kabul edilecek (Allah’ı tenzih ederiz) ve bunun sonucunda da kapsamlı ve kanlı bir diktatörlüğün denetimi altında komün sistemi oluşturulacaktır. Bu komün sistemini ise KCK sözleşmesindeki tarifler ışığında şöyle inceleyebiliriz:

2. KCK Sözleşmesinin Öngördüğü İlkel Komünal Toplum

Karl Marks, bugün geçersizliği kesin bilimsel delillerle ispatlanmış olan Charles Darwin’in Evrim Teorisi’nden yola çıkarak tarihi yorumlamış, canlılarda sözde ilkelden gelişmişe bir diyalektik olduğunu varsaymış ve bunun tarihe de uygulanması gerektiğini öne sürmüştür. Odağında materyalizmin olduğu bu sahte anlayışa göre sözde tarih ilk insansılarla başlar. İnsansı denen bu hayali canlı ne tam insan, ne de tam gorildir ancak alet kullanmayı öğrendikçe güya zaman içinde insansı özellikler kazanmıştır. Bilindiği gibi bu sahte hikaye, bugün kendi çocuklarımıza okul kitaplarında halen anlatılmaktadır.


Öcalan'ın kendisini -Haşa- ilah ya da peygamber gibi gösterme çabası bir kısım PKK militanları arasında da kabul görmüştür.
Lideri ilahlaştıran böyle bir sistem, kolay bir itaati de sağlamıştır. Sistemi sorgulayanların ise zaten örgüt içinde
yaşama hakkı yoktur.


Marks, komünizm fikrini sahte evrim teorisinden esinlenerek
geliştirmiş, canlılar arasında diyalektik bir gelişim olduğu
iddiasından yola çıkarak tarihin de bu diyalektik çerçevesinde
geliştiğini iddia etmiştir. Oysa ne canlılar ne de tarih diyalektik
içinde gelişmiş değildir. Evrim tümüyle bir safsatadır.

Daha önceki satırlarda açıkladığımız önemli bir gerçeği bu noktada tekrar hatırlatmak gerekmektedir: Bilimsel kanıtlar ışığında canlıların geçmişinde ilkelden gelişmişe bir değişim hiçbir şekilde olmadığı gibi, tarih de, ilkelden gelişmişe bir diyalektik içinde gelişmiş değildir. Dolayısıyla “ilkel” varlıkların yaşadığı “ilkel” dönemler hiçbir zaman var olmamıştır. İnsanlık, var edildiği dönemden bu yana akıllı ve medeni toplumlardan oluşur, hatta öyle ki, geçmiş çağlarda şu an sırrına erişemediğimiz bizden çok daha ileri ve medeni toplulukların yaşadığına dair izler vardır. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Tarihi bir yalan: Kabataş Devri)

Marks’ın sahte evrim hikayesine göre yorumladığı sahte tarih anlayışında yarı çıplak, maymuna benzeyen, elinde mızrak tutan adamlar, ortada başıboş dolaşan çocuklar vardır. Kadınlar meyve toplar ya da yemek yaparlar. Uğraşılarının büyük bir bölümü yiyecek temin etmek olan bu insanlar her şeylerini paylaşırlar. Avladıkları hayvanları ortaya yığar ve hep birlikte yerler. Silahlar, yiyecekler, hatta kadınlar bile ortak kullanıma dâhildir.

Materyalistler ve özellikle komünistler bu tarif ile biriktirmenin, aç gözlülüğün, bencilliğin olmadığı bir toplum modeli tarif etmeyi hedeflerler. Marksistlerin iddiasına göre mülk edinme, aile sahibi olma, biriktirme gibi bir kaygıları olmayan söz konusu hayali toplumda hiçbir sosyal çatışma yaşanmayacaktır. Fakat aslında bu tarifteki toplum öylesine dejeneredir ki, sadece özel mülkiyet değil, aile, ahlak ve din anlayışı da yoktur. Tüm değerlerini yitirmiş böyle bir toplum içinde ise çatışmalar, sokak ortasında gerçekleştirilen katliamlar, şiddetli kavgalar ve savaşlar şeklinde kendini gösterecek; ahlaksızlık ve dejenerasyon tarif edilemez boyutlara ulaşacaktır.


Vahşi kapitalizm elbette beraberinde felaket getiren kirli materyalist
bir sistemdir. Fakat bunun çözümü, ondan daha korkunç bir şiddet ideolojisi olan komünizm değil, sadece ve sadece Kuran'a
dayanan İslam ahlakıdır.

Vahşi kapitalizmin elbette eleştirilmesi gereken çok acımasız yönleri vardır ve bu konu daha önceki pek çok çalışmamızda detaylı incelenmiş ve kapitalist düşüncenin zararları kapsamlı ele alınmıştır. Fakat kapitalizmin vahşi yönünü yermek adına kurgulanmış bu hayali komün sistemi, inanç, din, kutsal değerler, aile, ahlak gibi insanı insan yapan temel şartları yok sayarak daha korkunç bir sistemin tarifini yapmaktadır. Allah korkusunun olmadığı bir ortam kısa bir zaman dilimi içinde vahşet, şiddet ve psikopatlığın kök saldığı bir savaş alanı haline gelecek, kadın ve çocukların orta malı olması toplumu önüne geçilemez bir dejenerasyona doğru sürükleyecek, saygı duyulacak bir değer, kurum kalmamış olacaktır. Toplumu oluşturan bireyler sahte evrim teorisinin iddialarını gerçek sayarak birbirlerine gelişimini tamamlamamış birer hayvan muamelesi yapacak ve şiddet oldukça kolaylaşacaktır. Unutulmamalıdır ki insanları ahlaksızlık ve şiddete sürükleyen sebep sadece kapitalizmin getirdiği açgözlü sistem değil, asıl olarak Allah korkusunun olmayışıdır. Hiçbir inancı ve değeri olmayan bu hayali komün toplumu içinde mutlu bir tablo çizilmesi, bu sebeple olağanüstü derecede aldatıcıdır.

Vahşi kapitalizmin getirdiği felaketlerin sona ermesi isteniyorsa; insanların eşitlik, özgürlük, sevgi, merhamet, insan hakları ve demokrasi ışığı altında yaşamaları hedefleniyorsa bunun tek yolu Kuran’da tarif edilmiştir. İslam adına hurafelere uyarak değil, fakat sadece Kuran’a uyarak meydana getirilen bir sosyal sistem, insanların tümünün refah ve adalet içinde yaşamalarını sağlayacak yegane sistemdir.

PKK’nın hayal ettiği komünal sisteme dönecek olursak, hiçbir bilimsel gerçeğe dayanmayan bu hikaye KCK Sözleşmesi'nin başlangıç kısmında “Kürt halkının demokratik ve komünal yaşamının tarihsel geleneğine sahip çıkarak” ifadesiyle sahiplenilmiş, güya Kürt halkının böyle yaşadığı iddia edilmiştir. Gerek Marks, gerekse onun fikirlerini esas alan Abdullah Öcalan’a göre günümüz toplumlarında yer bulan kar ve mülk edinme, din ve ahlak gibi konular komünal toplumda değerlerin kaybı olarak değerlendirilmektedir. PKK’nın yayın organlarından biri olan Serxwebun (Bağımsızlık) isimli internet sitesinde ilkel komünal toplum tarzında bir yaşayışın önemi şu cümleler ile anlatılmıştır.


Komünizmin ön şart olarak sunduğu komünal toplumda, toplumun liderlerinin dışında kalanların tümü "güdülmesi gereken koyun"
olarak değerlendirilirler.

“Toplumsal varlığın oluşumundaki komünal nitelik, biçime değil öze ilişkin bir husustur. Toplumun ancak komünal tarzda varlığını sürdürebileceğini kanıtlar. Komünal niteliğin yitirilmesi toplum olmaktan çıkmakla özdeştir. Komünal değerlerin aleyhindeki her gelişme toplumdan birtakım değerlerin kaybı anlamına da gelir. O halde komün halindeki yaşamı temel yaşam biçimi olarak değerlendirmek gerçekçidir. İnsan türü, varlığını, bu yaşam biçimi olmadan sürdüremez.”

Burada “komünal değerlerin aleyhindeki her gelişme” ifadesiyle din, ahlak gibi manevi unsurların varlığı kastedilmektedir. Manevi hiçbir değer olmaksızın oluşturulan böyle bir sistemde acıma, merhamet, sevgi gibi kavramların bulunması imkansızdır; dolayısıyla bu çarpık inanışa göre insan değersiz bir varlıktır. İşte bu anlayış sonucunda, örneğin üst kademedeki bir PKK'lı, emrindeki teröristlere çatışmada yaralanan arkadaşlarının kafasına sıkıp kaçmalarını gönül rahatlığı ile söyleyebilmektedir (bu konunun detaylarına "PKK'da İç İnfazlar" başlığı altında değinilecektir). Bir gösteri sırasında çocukların yaralanmasının ya da kadınların ölmesinin hiçbir değeri yoktur. Bu insanların korkunç mantığına göre, Kürt dahi olsalar kadın ya da çocuk hepsinin değeri ancak bir koyun kadardır yani feda edilmelerinde hiçbir sakınca yoktur.

KCK Sözleşmesi’nin giriş kısmında komünal toplum düzenine yeniden dönülmesi gerektiği ve bunun örgüt için önemi şu cümlelerle anlatılmıştır:

“Komünal demokratik duruşun çağdaş değerlerle yeniden yaratılması, sosyalizmin yeniden yükselen değer haline getirilmesidir.”

Görüldüğü gibi hedef; komünist düzeni tekrar inşa etmek, bunun için de günümüz ortamları içinde komünal toplumu inşa etmektir.

Sorun şu ki, PKK’nın özlem duyduğu komünal yaşam Güneydoğu Anadolu’daki Kürt kardeşlerimizin yaşam şekli ile taban tabana zıttır. Komünal yaşamda din yoktur, Kürt halkı ise dinsiz yaşayamaz. Komünal yaşamda aile diye bir mefhum yoktur; oysa Kürt kardeşlerimiz için aile ve aşiret değerleri kutsaldır. Komünal yaşam, komün üyelerinin diledikleri zaman, anne-kardeş-bacı fark etmeksizin diledikleri kişi ile cinsel ilişkide bulunmalarını serbest hale getirmektedir. Böyle bir yapı, Kürt kardeşlerimiz için adeta bir kabustur.

Haber.sol.org.tr isimli internet sitesi bu durumu komün üyeler için “Bu komünal yaşam tarzı içinde serbestçe sevip, çiftleşerek fiziki ve toplumsal varlıklarını sürdürdüler…” diyerek anlatmaktadır.

3. Özgürlük Değil Dayatma: KCK Vatandaşlığı

KCK Sözleşmesi’nin en önemli özelliklerinden biri Türkiye devletini tümüyle reddetmesi ve halka “KCK vatandaşlığı”nı dayatmasıdır. Söz gelimi 5. maddede, “Kürdistan’da doğup yaşayan veya KCK sistemine bağlı olan herkes KCK vatandaşıdır” şeklinde bir ibare geçmektedir. Buradaki Kürdistan ifadesinin umarsızca Güneydoğu Anadolu bölgemiz için kullanılmakta olduğu aşikardır. Sözleşmeye göre, Güneydoğu’da doğmuş ve orada yaşamakta olan herkes sözleşmeyi kabul etmek zorundadır ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı değil KCK vatandaşıdır. Bir Kürt’ün sözleşmeye aykırı davranmaktan öte sözleşemeye ters bir şey düşünmesi bile suç sayılmaktadır. Sözleşmeye uymamak, “ihanet ve teslimiyet” olarak değerlendirilip cezalandırılacaktır. Cezalandırma 27-30. maddelerde düzenlenen “yargı erki” içinde “halk mahkemeleri” tarafından yapılacaktır.

Bu uygulama, bölgede etkili siyasetçileri dahi kapsamış, hatta uygulamaya geçirilmiştir. KCK, Diyarbakır Belediyesi'nin eski başkanı Osman Baydemir’i 2008 yılında “Öcalan irademdir” kampanyasına imza atmadığı için, belediyede temizlik işçisi kadrosunda görev yapan iki kişi tarafından yargılatmıştır.


Komünal yaşamda aile diye bir mefhum yoktur. Din, ahlak, devlet ve aile kavramlarının terk edildiği bu sistem,
şiddet ve ahlaki dejenerasyonun asıl kaynağıdır.

Gazeteci-yazar Murat Yetkin, KCK mahkemeleri tarafından yargılanıp suçlu bulunan bir kişinin kendisinden yana yakıla avukat istemesi gibi garip bir olayı anlatmış ve şöyle devam etmiştir:

“Asıl şaşırdığımız, vatandaşın bu durumu, yani PKK’nın Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde, resmi mahkemelere paralel olarak mahkeme kurmasını doğal, kararlarını da meşru karşılamış olması.”

Görülüyor ki, Güneydoğu’da PKK tarafından kurulmuş olan korku imparatorluğu, halkı bu sahte mahkemelerle muhatap olmaya zorlamakta ve ciddi şekilde tehdit etmektedir. Söz konusu yazıda Murat Yetkin şu doğru tespitte bulunmaktadır:

“Leninist teoride ‘ikili iktidarlar’ denilen, bizim ‘paralel devlet’ diye ifade edebileceğimiz ‘devlet içinde devlet’ yapıları bunlar; Kobani’deki (Ayn el-Arab) ‘Kanton’ örgütlenmesinin temeli de buydu zaten. Yalnız mahkeme de değil… Diyarbakır kırsalında, Şırnak kırsalında, PKK’nın sadece ‘şehitliklerini’ değil, kendi polisini, cezaevini, hatta dağa adam gönderme amaçlı, kendi ‘askere alma’ noktalarını oluşturmuş olması.”


KCK, Güneydoğu'yu sinsi yöntemlerle ele geçirmeyi ve bölgede komünist-Leninist felsefeye uygun bir korku imparatorluğu
kurmayı hedeflemektedir. Çözüm süreci adı verilen ateşkes döneminde bunu büyük ölçüde hayata geçirmiştir.

Bütün bunların yanı sıra, “KCK vatandaşı” olarak dayatılan kişiler, Sözleşme’nin 31-33. maddelerine de uyum göstermek zorundadırlar. Söz konusu maddelerde “KCK vatandaşları”na “meşru savunma yükümlülüğü” konmuştur: “Herkes meşru savunma için hazırlıklı olmakla ve meşru savunma çalışmalarını desteklemekle yükümlüdür... Tüm barışçıl eylemler boşa çıkarsa ayaklanma ve öz savunmaya dayalı gerilla savaşları gündeme gelir...” Bir başka deyişle halk, önce KCK vatandaşı olma zorunluluğunda bırakılmakta, ardından da meşru savunma adı altında PKK üyelerinin girişeceği gerilla savaşına katılmak mecburiyetinde kalmaktadır.

4. Örgütün Terörü Meşrulaştırma Çabası

KCK Sözleşmesinde madde 4 ve madde 9/a’da “Kürdistan’ın emperyalist bir sömürge sistemi altında olduğu” iddia edilmektedir. Burada kastedilen Türkiye’nin güneydoğusu ve Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Bu ifadelerde geçen Kürdistan ifadesi, sadece PKK’nın bölücü emellerinde geçen sahte bir izahtır. Devletimizi bu izahlardan tenzih ederiz.


PKK militanları, KCK'nın alan hakimiyeti sayesinde ülkemizin sokaklarında terör estirmektedir.
Sağ altta: PKK'lılar tarafından ateşe verilmiş Cizre sokakları

Daha önceki bölümde bahsettiğimiz “Meşru Savunma Yükümlülüğü” başlıklı Madde 32’de ise PKK ve KCK elemanlarının düzenlediği terör eylemlerine, “sömürgecilik karşıtlığı” gibi bir söylemle meşruiyet sağlanmaya çalışıldığı görülmektedir. Ayrıca “uzun süreli halk savaşı stratejisi”, “karşı devrim”, “devrimci zor” ve “ulusal kurtuluş savaşı” gibi sözleşme metninde geçen terimler ile örgüt, asli yöntem olarak şiddet kullanımını öne çıkartarak, ‘terörü’, meşru bir mücadele gibi sunmaya çalışmıştır.

Hatırlatalım: PKK’nın kuruluş manifestosu ve eylemleri temelde hep manifestoda “sömürgeci güç” olarak tanımlanan Türkiye devletinin yıkılması hedefini esas almıştır. Dolayısıyla KCK anayasasında asıl planlanan, Güneydoğu’da kurulan devletin cebren elde ettiği “KCK vatandaşlarını” yani Kürt halkını “meşru savunma” adı altında terör eylemi yapmaya zorlamak olacaktır.

5. Mevcut Devlet Yapısının Yıkılarak Yeni Bir Devlet Yapısının Kurulması

KCK Sözleşmesi’nin de önsöz bölümünde “Kürdistan Demokratik Konfederalizmi bir devlet sistemi değil, halkın devlet olmayan demokratik sistemidir” denmektedir. Sözleşmede sık sık devlet kavramı sert bir biçimde eleştirilmekte ve yeryüzündeki tüm kötülüklerin nedeniymiş gibi sunulmaktadır. Bunun kuşkusuz en önemli sebebi, komünizmin tümüyle devlet kavramına karşı olmasıdır.

Her ne kadar sözleşmenin başlangıç kısmında KCK için farklı bir tanımlama yapılmaya çalışılsa da, çeşitli hükümlerde KCK sistemi içinde ‘yurttaşlık’, ‘vergi toplama’, ‘meşru savunma savaşı hali’, ‘aktif katılma yükümlülüğü’, ‘yasama organı’, ‘yürütme konseyi’, ‘yargı sistemi’ gibi yapılanmalar tanımlanmaktadır. Tüm bunlar tam anlamıyla bir devlet sistemini tarif etmektedir.


KCK'nın alan hakimiyeti sayesinde Türkiye sokaklarında, rahatlıkla silahlarla dolaşabilen maskeli YDG-H'liler.

Nitekim terör örgütünün lideri Abdullah Öcalan bir kitabında “…sorunları sadece devleti yıkma mantığıyla aşamayacağımız ortadadır. Kaldı ki, Sovyet deneyiminde komünistlerin Çarlığı yıkmaları ve kendi diktatörlük rejimlerini kurmalarının sonuçları yeterince ders verici özelliktedir. demiştir. Bundan da anlaşılacağı üzere Öcalan ve yönettiği KCK yapılanması devleti tümden yıkarak yerine komünist ideolojiye göre yeni bir devlet inşa etmeyi amaçlamaktadır.

KCK ile planlanan nihai hedef

Bugün dünyada ve Türkiye’de belli bazı kesimlere “PKK’nın nihai hedefi nedir?” diye soracak olursanız alacağınız muhtemel cevaplar Kürt kimliğinin tanınması, ana dilin kabul görmesi ya da özerklik olabilir. Oysa terör örgütünün gerçek hedefi bunlardan hiçbirisi değildir. Çünkü terör örgütü, Kürtler için değil, komünist düzeni tüm Ortadoğu’ya hatta tüm dünyaya yaymak için örgütlenmiştir. Bunun için Kürt milliyetçiliğini, Kürtçeyi ve yıllar boyunca Kürt kardeşlerimizin ezilmişliğini sadece bir araç olarak kullanmaya çalışmaktadırlar.

KCK anayasası, aslında hedeflenen bu komünist sistemin uygulaması olarak düzenlenmiştir. Başta bir diktatör olacak, mevcut legal devlet yıkılacak ve komün sisteminin şartlarını belirleyen KCK kurallarına göre halk birer köle haline getirilecektir. Bu olurken halk, sözde KCK devletinin direktiflerinden çıkamayacak, çıkanlar derhal cezalandırılacak, terör ise bir devlet kanunu olarak uygulamada olacaktır. Komünist düzenin getirilip uygulanması bu bölgelerle de sınırlı kalmayacak, söz konusu komünist devlet düzeni, tüm Ortadoğu’ya ve ardından dünyaya yaygınlaştırılacaktır.


PKK daima Kürt milliyetçiliğini kullanmış ve bir kısım halkı bu yolla aldatabileceğine inanmıştır.
Oysa Kürtlük efendiliği, PKK ise kalleşliği temsil eder.

Komünist söylemleri taktik icabı bir süre önce bırakmış olan Öcalan, aslında bu planı farklı ifadelerle tarif etmektedir:

“KCK Sözleşmesi, devletçi zihniyeti aşan toplumsal ilişkiler düzeneği yaratarak, halkın demokratik örgütlenme ve karar gücüne dayanan derinleşmiş radikal demokrasiyi Kürdistan’dan başlayarak, Ortadoğu’ya ve tüm dünyaya yayma hamlesinin başlangıç aşaması durumundadır.”

Burada bahsedilen “radikal demokrasi” aslında PKK’nın 40 yıldır özlem duyduğu komünist düzendir. Demokrasi kelimesi sadece göz boyamak için kullanılmıştır, gerçekte demokrasi ile hiç alakası yoktur.

Burada devletimizin ve yöneticilerimizin dikkat etmesi gereken husus şudur: PKK’yı, Kürtlere ana dilde eğitim hakkı vermek, Güneydoğu'ya özerklik tanımak ya da federe devlet kurmak durdurmayacaktır. PKK’nın bölgedeki faaliyetlerini durdurması ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin otoritesini tanıyarak kabullenmesi, ideolojisi nedeniyle mümkün değildir. PKK -Allah korusun- Güneydoğu Anadolu’yu Türkiye’den kopararak, burada komünist bir devlet kurmayı başarırsa bununla yetinmeyecek, Türkiye’nin kalan kısmını da komünist yapmak için terörist eylemlerine var gücüyle devam edecek, oradan ise güneyden Ortadoğu, batıdan Balkanlar ve Avrupa, kuzeydoğudan ise Kafkaslara uzayarak komünist dünya devletinin temellerini atacaktır. Bir kere alt yapıyı sağladıktan sonra ise, kendisine taraftar bulması kuşkusuz hiç de zor değildir.

KCK örgütlenmesinin boyutları

Karşımıza çıkan durum vahimdir. Güneydoğu, tamamen komünist bir terör örgütünün oluşturduğu devlet mekanizmasının adeta denetimi altındadır. PKK, sınırlarımızın içine, şehir merkezlerine kadar girmiş durumdadır. Türkiye’nin Güneydoğu’sunda bazı bölgelerde KCK mahkemeleri legal birimler olarak kabul edilmekte, devlet binalarına Öcalan posterlerinin asılması sıradan olaylar haline getirilmekte, Öcalan posterli sokak çadırlarında yargılamalar yapılmaktadır. PKK, kendi ordusunu kurmuş, sokak ortasında gövde gösterileri, talimler yapmakta, yol kesip eşkıyalık yapmakta, sinsi pusularla şehir içinde askerimizi, polisimizi, vatandaşlarımızı şehit etmektedir . PKK saldırılarından güç bulan KCK’nın emri altındaki HDP’li belediyeler pervasızca “özerklik ilan ettik” diye meydanlara çıkabilmektedirler. Bunun da PKK baskısıyla gerçekleştiğini unutmamak gerekmektedir.


Türkiye şehirlerinde yol kesen YDG-H militanları. Bu pervasızlık, sözde ateşkes döneminde zemin
bulmuş ve şu an PKK, şehirlerin içlerinde hain pusular kuracak raddeye gelmiştir.


PKK'lı militanlar artık sokaklara inmiş durumdadırlar. Güneydoğu
halkımız çok uzun zamandır PKK teröristlerinin baskısı altında yaşamaktadır.

Ak Parti milletvekili Orhan Miroğlu, 17 Mayıs 2015 tarihinde henüz “çözüm süreci” gündemdeyken yazdığı “Mardin ‘Kantonundan’ Yazıyorum” başlıklı yazısında, Kızıltepe ve Dargeçit’de son bir ay içinde dağlara, çoğu çocuk 150’ye yakın kişinin götürüldüğünü yazmıştır. Şanlıurfa Valisi İzzettin Küçük ise katıldığı televizyon programında 2015 yılının ilk 6 ayında tüm bölgede kaçırılan çocuk sayısının 3 bin olduğunu belirtmiştir. Sadece Suruç ilçesinde 400 çocuk kaçırılmıştır. Küçük; “Bize gelen istihbaratlar, ‘PKK her evden bir çocuk dağa çıkarmak istiyor’ şeklinde. Ayrıca bölgede pek çok muhtar Kobani’ye kaçırıldı Şanlıurfa’da. Biz bunları diğer makamlara bildirdik.” diyerek durumun vahametini ifade etmiştir. Yazıktır ki bu sadece bilinen rakamlardır. Bölgede yaşayan ailelerin mücadeleleri devam etmekte, pek çoğu çocuklarının kaçırılmalarını son dakikada engelleyebilirken, kimi çocuğunu saklamakta, yokluk içindeki pek çok aile ise varlarını yoklarını harcayarak çocuklarını uzak şehirlere göndermektedir. PKK şehirlerde alan hakimiyeti kurmuş durumdadır. Sadece polisimizi, askerimizi ve vatandaşımızı şehit etmekle kalmamakta, çocuklarımızı dağlara kaçırmakta ve hayret verici bir şekilde bunun önüne geçilememektedir.

Miroğlu, Ak Parti milletvekili adayı olarak gerçekleştirdiği seçim çalışmaları sırasında Mardin Dargeçit ilçesine ziyaretini şu sözlerle anlatmaktadır:

“Geçenlerde ilçe örgütümüzü ziyaret ettik. Karşılayanların sayısı 20 kişi kadardı. Korku dağları bekler. AK Parti bu ilçeden alabileceği oyu alacak, ama hemen her gün evine ses bombası atılan, kapısı penceresi kurşunlanan insanlar, oy verip meclise gönderecekleri vekillerine gün aydınlığında bir merhaba bile diyemeyecek kadar büyük bir baskı altındalar.

Arkadaşlarımı bilmem, ama bir an, kendimi Güney Kore’de sınırı geçip Kuzey Kore’de seçim çalışması yapıyor gibi hissettim. Oysa sayılamayacak kadar çok dostum var bu ilçede. İlçenin üstüne çöken bu karabasan olmasa, bizi ilçenin girişinde karşılayacaklarından hiç şüphem yoktu...”


YDG-H militanları, ateşkes dönemi boyunca daha fazla silahlandıklarını ve örgütlendiklerini itiraf etmişlerdir.
Ateşkes, PKK için daima daha fazla silahlanıp organize olmak için fırsat olmuştur.

Bu korku hakimiyetinin korkunç sonuçları 7 Haziran 2015 genel seçimleri sonrasında görülmüş, Kuzeydoğu Anadolu’ya kadar bütün doğu KCK’nin hakimiyetine teslim edilmiştir. Güneydoğu’ya artık neredeyse tamamen hakim olmuş bu korkunç yapılanma, Batı'ya, metropol şehirlere ve Türkiye’nin en büyük üniversitelerine dahi sıçramış durumdadır. İstanbul, İzmir ve diğer Batı şehirlerinde ülkücü gençler göz göre göre PKK’lılar tarafından şehit edilmekte, ODTÜ, İstanbul ve Ankara üniversitelerinde terör örgütünün pankartları rahatça açılır hale gelmektedir.


Sokaklarda roketatarlarla gezme pervasızlığını gösteren PKK'lı teröristler, halk üzerinde korku imparatorluğu kurma ve Türkiye sokaklarını ele geçirdiklerini gösterme azminde olmuşlardır.

Özellikle Güneydoğu’da, sözde çözüm süreci devam ederken, başta inşaat, sağlık, tekstil, sebze hali, eğlence sektörü olmak üzere birçok ekonomik alanda terör örgütü temsilcilerinin oldukça zenginleştiği, söz konusu pek çok sektörü tekellerine aldıkları bilinmektedir. 21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü’nün özel Diyarbakır raporunda bu durum şu şekilde ifade edilmiştir:

“Söz konusu yükselişte PKK’nın silahlı faaliyetlerinin, KCK’nın lobi faaliyetlerinin, örgüt denetiminde yürütülen uyuşturucu gelirlerinden kaynaklı kara paranın ve belediyelerin hukuku silah olarak kullanmasının belirleyici rol oynadığını ifade edebiliriz.”

Ekonomik hakimiyet de her konuda olduğu gibi baskıyla elde edilmiştir. Terör örgütünün baskılarına boyun eğmemekte direnen iş adamları ise, ciddi hayati tehdit altında yaşamakta ve işleri tehlikeye girmektedir. Sıklıkla basında yer alan baraj inşaatlarında çalışanların şehit edilmeleri veya kaçırılmaları, iş makinelerinin yakılması, şantiyelerin basılması, adam kaçırma, yol kesme olaylarının temel sebebi budur.

Bu süreç içinde PKK, KCK denetiminde yüzlerce okul, dershane ve yurt yakmıştır. Yüzlerce korucu şehit veya gazi edilmiş; kaymakamlar, askerler, doktorlar, öğretmenler kaçırılmış; baraj ve kalekol yapımları engellenmiştir. PKK’nın Hakkâri, Beytüşşebap, Cizre, Siirt, İdil, Bingöl ve Bitlis’te silah dağıtılmadık ev bırakmadığı istihbaratına ulaşılmıştır. Bölgede Türk Bayrağı yerine PKK paçavraları her yere asılmaya başlanmıştır. Örgüt, milis timlerine (YDG-H) 20.000 Kalaşnikof dağıtmış, YDG-H tim komutanlarına Glock marka tabancalar verilmiştir. Örgütün 2014 sonu ve 2015 başı itibariyle yani sözde çözüm sürecinin devam ettiği toplam beş aylık süre içindeki eylemleri, güvenlik birimlerince derlenmiş, buna göre PKK söz konusu 5 ay içinde 1190 toplumsal olay gerçekleştir miştir. Zaten bilindiği gibi, bazı kesimler tarafından silah bırakması beklenen PKK, genel seçimlerin hemen ardından kahpe eylemlerine tekrar başlamış, polisimize, askerimize hain pusularına tekrar başlamıştır.

Çatışmaların başlamasının ardından ise YDG-H’den şu itiraf gelmiştir: “Barış müzakerelerinin düşeceğini biliyorduk o yüzden müzakereler sırasında büyümeye ve örgütlenmeye devam ettik”. Wall Street Journal gazetesine konuşan YDG-H’liler şu vahim açıklamayı yapmışlardır: “Bizden çok var, neredeyse Türkiye’nin her şehrinde örgütlendik”. (http://www.wsj.com/articles/urban-warfare-escalates-in-turkeys-kurdish-majority-southeast-1440024103)

Ak Parti Genel Başkan Başdanışmanı Hüseyin Çelik’in 13 Aralık 2013’te yaptığı konuşmada “2009 seçimlerini BDP kazanmadı. PKK ve KCK kazandı. Ama demokratik yollarla kazanmadılar. Tehditle kazandılar. O seçime örgüt çok asıldı. Asılma da şöyle oldu: AK Parti seçmenlerinin, bırakın seçmenlerini parti üyelerinin, sandık görevlilerinin, apartman görevlilerinin seçime gitmesini zorla, silah zoruyla, tehditle engellediler. Direkt Kandil’den açılan telefonlarla üyelerimiz, görevlilerimiz tehdit edildi. 45 bin Van yerlisini, AK Parti’ye oy verecek seçmeni korkutarak, tehdit ederek sandığa göndermediler. Bir üyemiz bunlara kulak asmadığı için otomobili yakıldı. Van’ı kaybetmemizin nedeni budur. KCK’dır sözleri durumun vahametini ortaya koymaktadır.

Bu sahte komünist devlet yapılanması, kahpeliğe alışkın bir terör örgütünün elinde olduğu ve bu örgüt sinsice vurmayı yöntem olarak edindiği için, buradaki hakimiyetini de yine korku ve dehşet salarak gerçekleştirmeyi başarmaktadır. Güneydoğu halkı, çok ciddi bir baskı ve tehdit altında yaşarken, ana akım medyamız çoğunlukla bu gerçeklere ilgisiz kalmakta, çözüm sürecinin devam etmesi adına, Öcalan ve PKK propagandası yapan kişi ve açıklamaları ön plana çıkarmaktadır . Kandil’e gidip teröristlerin yaşamlarını bir peri masalıymışçasına hikayeleştiren, hatta onları kahramanlaştıran bir kısım yazarlara itibar etmektedirler.

PKK’nın silah bırakmayacağı, aksine daha fazla güçlenip, daha fazla silahlanacağı, şehirlere yığınaklar yapacağı, sinsi şekilde şehirlerde hakimiyet kuracağı ve bunun ardından komünist ideolojinin bir gereği olarak çatışma ortamına geri dönüp kahpe silahını yine bizim insanımıza yönelteceği ateşkes süreci boyunca sürekli dikkat çektiğimiz ve uyardığımız bir konuydu. Bu uyarıyı yapmıştık çünkü PKK’nın ideolojisi gereği hiçbir zaman ateşkes ve barış gibi bir şeyi kabul etmeyeceği, Türk devleti yıkılana kadar komünist devlet idealine şiddet yoluyla devam edeceği aşikardır. Ne zaman ki –Allah esirgesin– Türkiye’den toprak alınır ve komünist devlet inşa edilir; asıl o zaman terör bir kabus gibi çökecek, tüm dünyayı adeta bir ölüm çukuruna dönüştürecektir.

PKK asla silah bırakmadı ve bırakmaz !

Silah; Stalinizm’in tek güç kaynağıdır. Stalin, silah vesilesiyle kitleler üzerinde etkili olmuştur. Sovyet Rusya’ya, Çin’e, Kamboçya’ya komünizm silah zoruyla hakim edilmiştir. Stalinizm, silahsız bir hiçtir.

PKK, Marksist, Leninist, Stalinist bir terör örgütüdür. Silah, varlığının dayanak noktasıdır. Şu anki gücünü sadece silah ile kazanmıştır. Batı üzerindeki varlığını silah ile göstermiştir. Dolayısıyla PKK, Leninist ve Stalinist bir parti olarak sahip olduğu tüm imkanları şimdiye kadar hep silah ile temin edebilmiştir. Silahsız yok olacağını, silahsız hiçbir otoriteye dayatmada bulanamayacağını gayet iyi bilmektedir. Dolayısıyla PKK ASLA SİLAH BIRAKMAZ!

Çözüm süreci adı verilen süreç dahilinde Öcalan’ın PKK’ya silah bırakmak amacıyla olağanüstü kongre toplama çağrısı, yurt içinde ve yurt dışında bir kısım kişiler tarafından sevinçle karşılanmış olsa da olayın aslının bu olmadığına şu an herkes şahit olmuştur. PKK, tarihi boyunca hiçbir silah bırakma taahhüdüne uymamıştır, uymaz da.

20 Mart 1993’de,  PKK ilk tek taraflı ateşkes ilanını yapmıştır. 20 Mart 1993 tarihinde alınan ateşkes kararı, sürenin dolmasının ardından 2 ay daha uzatılmış fakat buna hiçbir zaman riayet edilmemiştir. Sözde ateşkesin olduğu 1993 yılında PKK’nın terör eylemleri yüzünden 715 resmi görevli, 1479 sivil vatandaş hayatını kaybetmiştir.


PKK, hiçbir zaman silah bırakmadı ve ideolojisi çökertilmedikçe de bırakmayacaktır. Tarihte komünist diktalar
hakimiyetlerini daima silah ile elde etmişlerdir. PKK'nın da şehirlere inebilmesinin, Avrupa tarafından muhatap
kabul edilmesinin tek nedeni elindeki silahtır.

1 Eylül 1998’de ise Dünya Barış Günü dolayısıyla terör örgütü PKK bir kez daha ateşkes ilan ettiğini duyurmuştur. 1998’deki sözde ateşkes ise yaklaşık 500 kişinin şehit olduğu bir dönemdir.

1 Eylül 1999’da bu sefer Öcalan İmralı’dan PKK’ya silahları bırakma çağrısı yapmıştır. Ancak, Haziran 2004’de “talepleri yerine getirilmediği için” PKK yeniden silahlı eylemlere başlamış, çünkü aslında silahları hiçbir zaman bırakmamıştır.

1999-2004 arasındaki sözde silahların bırakıldığı dönemde şehit sayısı ise resmi rakamlara göre 604 kişidir.

1 Ekim 2006’da beşinci kez ateşkes ilan eden terör örgütü PKK, askeri operasyonların devam etmesini gerekçe göstererek ateşkesi bir süre sonra yine sona erdirmiştir.

KCK, 13 Nisan 2009’da “meşru savunma” temelinde tekrar ateşkes kararı aldığını açıklamış, fakat 2009’dan bu yana PKK tarafından sayısız eylem yapılmış, sözde ateşkesin olduğu bu dönemde 134 kişi şehit olmuştur.

PKK’nın asla silah bırakmayacağı PKK, KCK yöneticileri tarafından da defalarca dile getirilmiş, HDP yöneticileri de bu konuda fikir vermekten geri kalmamışlardır.

Örneğin, KCK’nın Kandil’deki yöneticisi Sabri Ok: “...Çıkış gerekçemiz ortada dururken böyle bir silahsızlanma mümkün olamaz ve gerçeğimize aykırıdır... Hareketimizin gündeminde silahsızlandırma ve silahlı güçlerimizin bir yerlere çekilmesi gibi bir şey kesinlikle yoktur... Bu koşullarda silahsızlanmayı tartışmak Kürtlerin iradesine saygısızlıktır... Önder Öcalan özgürleşip bizzat gerillayla görüşmeden bu tür şeyler tartışılamaz. Gerilla da hiçbir biçimde silah bırakmaz...” demiştir.

KCK yürütme konseyi üyesi Duran Kalkan: “Gerillaya da silah bırak çağrısını hiç anlamlı ve ciddi bulmuyoruz, bunu tartışmak bile istemiyoruz. Gerilla silah bırakmaz.” ve “Ancak Öcalan’ın özgürlüğünü de öngören bir genel af çıkarılırsa, o zaman PKK silah bırakmayı değil de ateşkes ilan etmeyi düşünebilir, ama silahı bırakmayı değil. Gerilla silah bırakmaz.” açıklamalarında bulunmuştur.

Leyla Zana, “Artık silahlı mücadele bir noktaya geldi. Ben silahların bırakılmasını asla tartışmıyorum. O Kürtlerin sigortasıdır. Bu sorun var olduğu müddetçe o silahlar Kürtlerin güvencesidir" diyerek silah bırakmanın imkansız olduğunu dile getirmiştir.

Terör örgütü KCK Yürütme Konseyi Başkanı Cemil Bayık ise: “Silah bırakmak demek, teslim olmak demektir. Ölüm demektir. Hiç kimse bizden bunu isteyemez. Bırakalım silah teslim etmeyi, geri çekilme bile olamaz.” demiştir.

Terör elebaşı Cemil Bayık, İMC TV'ye verdiği röportajda ise, "Öcalan gelip kongreye katılmadan PKK, silah bırakmaz" diyerek aslında bir bakıma PKK’nın hiçbir zaman silah bırakmayacağını açıkça dile getirmiştir.

PKK yöneticilerinden Murat Karayılan, PKK'nın silahsızlanması için gereken şartı açıklarken "Öcalan zindanda olduğu müddetçe silah bırakma talimatı verse bile gerilla yerine getirmez" ifadelerini kullanmıştır.

Açıkça görülebildiği gibi çözüm süreci adı altında sözde ateşkes devam ettiği zamanlarda bile PKK’nın silah bırakmasının imkansızlığı PKK yöneticileri tarafından da açıkça dile getirilmiştir . Nitekim bu dönemde PKK, geçtiğimiz yıllarda yaptığı gibi silah bırakma taahhüdünü yerine getiremediğini çünkü IŞİD gibi Suriye ve Irak’taki diğer tehdit faktörlerinin var olduğunu öne sürmüşlerdir . Bu arada Kobani gibi bazı bölgelere gerçekleştirilen saldırıları kendileri için bir bahane olarak kullanm ış ve sürekli olarak Batıdan silah talep etmişlerdir . Bu talepler karşılanmış ve PKK, sınır ötesinde, Türk askerine karşı kullanacağı yeni mühimmatlar elde etmiş, şimdi de o silahları Türk askerine yöneltmiştir. Aslında elden çıkarılması gereken eski metruk silahlar yenileriyle değiştirilmiştir . Dolayısıyla PKK’nın silah bırakma hikayesi bu defa da sadece bir göz boyamadan ibaret olmuştur . Bunu da ilk fırsatta göstermiştir.


PKK, her ateşkes döneminde daha fazla silahlanmış, daha güçlenmiştir. Silah bırakma söylemleri PKK için, metruk silahları
elden çıkarıp modern silahlarla kuşanma anlamına gelmektedir. Şiddeti esas alan komünist terörizmin silahı terk etmesi
mümkün değildir.

Bu konuda Mao’nun “Ateşkes barışın değil savaşın taktiğidir” sözlerini hatırlatan PKK eski kurucu üyelerinden Şemdin Sakık’ın açıklamaları önemlidir:

“Ateşkes bir savaş taktiğidir. Tarih boyunca ortaya çıkan büyük ya da küçük, düzenli ya da düzensiz, gizli ya da açık savaşların tümünde sayısız faktörlerden dolayı, taraflar belli aralıklarla ateşkes taktiğine başvurmak zorunda kalırlar. Çünkü bu taktik taraflardan birisinin ya da her ikisinin ihtiyaç duyduğu bir moladır.”

Sakık şöyle devam ediyor:

“Örgüt; her ateşkes ilan ettiğinde bunu barış için, sorunların diyalog yoluyla çözümü için yaptığını halka duyurdu. Ama pratik gerçeklik bunun tam tersi istikamette gelişti. Her ateşkes sonrasında silahlı militanların eğitimi, silahlandırılmaları, gerekli alanlara kaydırılmaları, mevzilendirilmeleri, belli faaliyetleri ve planlamaları yoğunluk kazandı. Yani her ateşkes aslında barış için değil, kesin olarak daha gür, daha yaygın ve daha yakıcı, daha yıkıcı bir ateş gücü için kullanıldı. Ve dikkat edilirse her ateşkes sonrasında daha şiddetli çatışmaların, daha büyük çaplı eylemlerin ortaya çıktığı görülecektir.”

Nitekim Sakık, bunun en önemli örneği olarak, 1980 darbesi sonrasındaki geri çekilmeyi vermektedir:

“12 Eylül 1980 askeri darbesinin operasyonlarına dayanamayan bizler silahlarımızı toprağa gömerek ya da satarak küçük gruplar halinde Suriye’ye ve oradan da Lübnan’a geçtik. Türkiye topraklarında bir tek militan kalmayana dek yurtdışına çekilme devam etti. Bu geri çekilme hem de silahsız olarak gerçekleşti.

Hedeflediğimiz yere ulaşır ulaşmaz Türkiye’de bıraktığımız tabancalar yerine kaleşlerle (Kalaşnikof) kuşandık. Çünkü gittiğimiz Lübnan gerçek anlamıyla bir silah deposuydu. Her yer, en gelişmiş silahlarla doluydu. Bu alanda silah bulmak, hem de fazlasıyla silah bulmak hiç zor değildi. Bakkaldan ekmek peynir almak kadar kolaydı.


Leninist bir terör örgütünün ideolojisine karşı bilimsel bir çalışma yapılmadıkça, o örgütün silah bırakacağını ummak sadece
oyuna gelmektir.

12 Eylül operasyonlarından kaçarak gittiğimiz Lübnan’da istediğimiz kadar silahlandık, ihtiyacımız kadar askeri ve siyasi eğitim aldık, ilk kez burada askeri örgütlenmenin bütün kurallarını yaşamımıza uyarlamaya başladık. İki yıl kadar kaldığımız Filistin kamplarında fiziki olarak da toparlandık ve ardından gruplar halinde Türkiye’ye döndük.

Bu yurtdışına çekilerek yaptığımız askeri ve örgütsel hazırlıklar sayesinde 15 Ağustos eylemlerini gerçekleştirdik. Eski silahları toprağa gömmek bizi daha güçlü silahlara, bir süre silahlı mücadele alanını terk etmek ise bizi daha güçlü bir savaşa kavuşturdu.”

Bu önemli itirafa dikkat vermek gerekmektedir. Silahları bırakarak geri çekilen bir örgüt görünümü, tarihin her safhasında bir göz boyama olmuştur. Sakık’ın itirafında da belirttiği gibi bu geri çekilmeler hep örgütün toparlanması, dinlenmesi ve eğitim görmesi için gerçekleştirilmiş; silahlar, daha güçlü silahlara sahip olmak için bırakılmıştır. Ardından Türkiye devleti, hep daha ürkütücü saldırılarla karşı karşıya gelmiştir. Şu anda da olan budur. Bunun sebebi açıktır: PKK’yı tümüyle yok edecek olan yöntem denenmemekte, Leninist ideolojiye karşı hiçbir bilimsel çalışma yapılmamakta, “silah bırakacaklar” söylentisiyle halk rehavete sürüklenmektedir. PKK, bu rehavet ortamından çok faydalanmıştır, şu anda da faydalanmaktadır.

Nitekim Sakık, örgütün çözüm süreci bahanesiyle son iki yıldan fazla süre boyunca dilinde olan geri çekilme ve silah bırakma söylemlerini şu şekilde tasvir etmektedir:

“Örgüt yurt dışına çekilmedi, sadece her zaman yaptığı gibi bazı ağırlıklarını gönderdi, gönderdiği grupların görüntülerini medyaya servis ederek ‘Geri çekiliyoruz’ algısı oluşturmaya çalıştı. Yani militanlar açısından bakıldığında, ‘Bu yıl ne Türkiye’ye girdiler ne de Türkiye’den çıktılar’ tespiti en doğrusudur. ”

Kitleleri kendilerine bağımlı kılabilmek ve devlet yapılanmalarını ortadan kaldırabilmek için komünistler daima terörü kullanmışlardır. Terörden hiçbir zaman vazgeçmeyeceklerine göre, silahtan da vazgeçmeyeceklerdir. Dolayısıyla önümüzde PKK’nın tümüyle silah bırakacağını ümit edip zihninde sahte bir barış senaryosu oluşturanlar boşuna heveslenmişlerdir. Katilin zihniyetini düzeltmek adına bir şey yapılmadıktan sonra, elinde silahın durması veya durmaması önemli değildir. O mutlaka silaha ulaşacaktır. Katilin zihniyetini yok etmeyip sadece silahı yok etme fikri sadece kendini aldatmaktır.

PKK’da iç infazlar

PKK, kendi silah gücünü kendi insanlarına karşı da bir tehdit olarak tutmaktadır. Günümüzde pek çok kişinin şiddetli korku dolayısıyla PKK’ya destek vermek zorunda kaldığı unutulmamalıdır. Bu korkunun tek kaynağı silahtır. Nitekim PKK içinde silaha dayalı korkutma politikası oldukça güçlü işlemekte ve korkunç infazlarla örgütün içinde bir korku imparatorluğu hüküm sürmektedir. Şüpheli kişiler ya da şüpheli olarak lanse edilen kişiler, “önderliğin” emri üzerine diğer örgüt üyelerinin karşısında silahla kurşuna dizilerek, ailelerinin yanında vurularak, toprağa gömülüp başından kurşunlanarak, bazıları ise üzerlerine asit dökülerek katledilmektedirler. Kimi zaman casusluk, kimi zaman itaatsizlik, kimi zaman kurallara uymama gibi suçlamalarla gerçekleşen bu infazların sayısı ise şimdiye kadar hiçbir terör örgütünde rastlanmamış şekilde fazladır. İbrahim Güçlü ve Kemal Burkay gibi önemli Kürt siyasetçiler, PKK’nın iç infazlarıyla şimdiye dek 15-17 bin Kürdün katledildiğini bildirmektedir. Burkay’ın konuyla ilgili açıklamaları şöyledir:

“PKK, kendi içindeki farklı sesleri susturmak için de eşine rastlanmaz bir terör uyguladı; insanları tutukladı, işkence etti, kurşuna dizdi; Bekaa ve Güney Kürdistan'daki üslerini ölüm tarlalarına çevirdi. Bunun yanı sıra yurt dışında da örgütten ayrılan, ya da ters düşen pek çok kadroyu katletti. Bu şekilde, Kürt halkının özgürlüğü için, güçlü yurtsever duygularla köylerinden ve okullarından kopup gelen bu gencecik insanların yüzlercesi ve binlercesi PKK'nın bu acımasız çarkı tarafından keyfi nedenlerle yok edildi.”

Yine, İbrahim Güçlü’nün TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu’na verdiği bilgilere göre PKK’nin infaz ettiği 17 bin Kürdün bir kısmı PKK’nın ve Öcalan’ın kendisine rakip gördüğü PKK’lılardır. Güçlü, “Kürt örgütlerine karşı infaz ve iç infaz” başlığı altında verdiği ifadelerde, Öcalan’ın bu infazlar için “Öldürelim, otorite olalım” dediğini de belirtmiştir.


PKK'nın kurucu kadrosunda bulunan Mehmet Şener ve nişanlısı
Sakine Cansız PKK liderlerinin emriyle infaz edilmişlerdir.

PKK kurucularından Şemdin Sakık’ın bildirdiğine göre PKK’da iç infazlara karar verenler, Abdullah Öcalan, Cemil Bayık, Murat Karayılan ve Sabri Ok dörtlüsünden başkası değildir. Hele hele infaz edilmesi gerekenler üst düzey yönetici veya örgüt kurucuları iseler, bu infaza karar veren tek yetkili Öcalan’dır.

Sakık’ın itiraflarında yer alan detaylar ciddi anlamda tüyler ürperticidir. Açıklamalarda görüleceği gibi, PKK iç infazları için militanın hainlikle suçlanmasına gerek duyulmamakta, sırf ölü bir militan yaralı olana tercih edildiği için infazlar yapılmaktadır:

“...onlarca militanın vurulmasını bir militanın kaçmasına tercih ettik. Çünkü ölenler örgüte zarar değil yarar sağlıyorlardı. Kardeşleri, aileleri, akrabaları örgüte bağlanıyordu. İşte bu yıkıcı etkiden dolayıdır ki; 1992 yılında; şu anda örgütün lider kadrolarından olan Cemil Bayık, sırf güvenlik kuvvetlerinin eline geçmesinler diye; 17 yaralı militanı Haftanin vadisinin bir mağarasında kurşuna dizdirdi. Dahası militanların sağ ele geçmemeleri örgüt politikasıydı ve böylesi olaylar oldukça yoğun yaşandı. Çünkü ölüm kazanım, karşı tarafın eline düşmek kayıp olarak görülüyordu. Yaralıların bile devletin eline geçmesine tahammül edilmiyordu. Örgüte göre işlenebilecek en büyük suç canlı olarak devletin eline düşmek ve üstelik ceza indiriminden yararlanmaktı.”

Derin Sol kitabının yazarı Hakkı Öznür, eserinde terör örgütü PKK’nın lideri Öcalan’ın, Şahin Dönmez’den, Mehmet Şener’e (Mehmet Şener, Paris’te öldürülen Sakine Cansız’ın nişanlısıydı), yüze yakın PKK kurucu ve Merkez Komite üyesi ile binlerce militanı, hep aynı klasik “hain”, “önderliğe karşı geldi”, “ajan provokatör”, “casus” gibi suçlamalarla infaz ettirdiğini açıklamıştır.

PKK'nın kurucu üyelerinden Ali Ömürcan, Lübnan'da Cemil Bayık tarafından sorgulanarak idam edilmiş, PKK'nın III. Kongresi'nde genel sekreter birinci yardımcılığına getirilen Halil Kaya, Öcalan'ın talimatıyla kurşuna dizilmiştir.

PKK'nın kuruluş aşamasında yer alan Kani Yılmaz (Faysal Dumlayıcı), Öcalan yakalandığında Avrupa'da yer bulamamasının sorumlusu olarak gösterilmiş ve iki PKK teröristinin aracına yerleştirdiği bomba ile 10 Şubat 2006'da öldürülmüştür. Örgütün kurucu isimlerinden olan ve Erzincan-Tunceli sorumluluğu yapan Yıldırım Merkit, ajan-işbirlikçi ilan edilmiş ve Romanya'da uğradığı silahlı saldırı sonucu öldürülmüştür. PKK'nın kurucularından olan Ordulu Haki Karer’in zaman zaman öne çıkması Öcalan'ı rahatsız etmiş ve Karer, 18 Mayıs 1977'de, Gaziantep'te bir kahvehanede şüpheli bir şekilde vurulmuştur. PKK Avrupa Sorumlusu Çetin Güngör, örgütün kongresinde yöneticilerin faaliyetlerini eleştirmiş ve ajan olduğu gerekçesiyle 1984'te Stockholm'de öldürülmüştür. 12 Eylül darbesinde yakalanıp 11 yıl Diyarbakır Cezaevi'nde kaldıktan sonra tahliye olan Ali Rıza kod adlı Mehmet Çimen, Almanya'da üst kademeyle görüş ayrılığına düşmüş ve Suriye'ye çağırılmıştır. Örgüt kararıyla banyo küvetinde üzerine asit dökülerek infaz edilmiştir.


10 Kasım 2014'te Cizre'de PKK tarafından sokak ortasında
infaz edilen Abdullah Budak

PKK, 12 Eylül öncesinde sosyalist Kürt örgütlerinin militanlarını da öldürmüştür. PKK böylece yine Kürtlerden oluşan Özgürlük Yolu, Tekoşin, TKP, Beş Parçacı Grubu, KUK, Halkın Kurtuluşu, Halkın Birliği, Halkın Yolu, TİKP-Aydınlık, TİKKO, Dev-Yol, Kurtuluş Hareketi gibi tüm örgüt yapılanmalarını katliamlarla yok etmiştir.

PKK üyeliğinden 10 yıl cezaevinde kalan Aytekin Yılmaz,  örgüt içi infazları anlattığı Yoldaşını Öldürmek adlı kitabında, bu cinayetlerin PKK mensupları tarafından halay çekilerek kutlandığını anlatmıştır. Yılmaz, “Ben iki olayda halay çekildiğini gördüm. Biri 1990'lı yıllarda gerillalar (PKK mensupları) karakol basıp 20-30 askeri öldürdüğündeydi. Bana korkunç gelirdi. İkinci halay da yoldaşlarını öldürdükten sonra çekilen halaydı. Bir de üstüne koğuşlara tatlı dağıtırlardı. Öldürdükleri insan dün arkadaşlarıyken bunu yaptılar! İnanabiliyor musun bunlara? diyerek PKK’nın nasıl vahşi bir oluşum olduğunu dile getirmiştir.

İsmail Beşikçi ise PKK tarafından iç infazlarda öldürülen insanların ve yakınlarının durumunu şöyle anlatır:

"PKK içinde, Mehmet Şener gibi yüzlerce infaz var... Oğulları, kızları kendi arkadaşları tarafından, PKK tarafından infaz edilenler ise bir sessizliğe gömülmüş, hayattan tamamen kopmuşlardır. Bu aileler için başvurulacak bir makam yoktur...

10 Kasım 2014’te Cizre’de sokak ortasında vurulan Abdullah Budak’ın öldürülmesini, PKK’nın gençlik ve sözde asayiş birimi üstlenmiştir. Terör örgütü bu infazı ajanlık suçlamasıyla yaptıklarını belirtmiştir. İşte bu infaz gibi on binlerce cinayet işleyen terör örgütü bölgeyi kana bulamaktadır. Bu infazlar sürekli devam etmekte, bölgede her gün bu vahşet Kürt halkına yaşatılmaktadır.

PKK, Öcalan'ın vahşet politikalarına karşı çıkan Mehmet Turan, Murat Bayraklı, Abdullah Kumral, Dilaver Yıldırım, Avukat Mahmut Bilgili, Mehmet Çimen, Resul Altınok, Sakine Cansız gibi birçok Kürdü de katletmiştir.

Açıkça görülebildiği gibi PKK’nın elindeki silah, kendi militanlarına da çevrilmiş durumdadır. Pek çok militan, bu korkunç baskının esiri konumundadır. Bu durum, PKK’nın asla silahtan vazgeçmeyeceğinin de bir başka delilidir. Silahı bıraktığı taktirde Türk devletine karşı tüm kozlarını kaybettiği gibi, kendi militanlarını da kaybedeceğini çok iyi bilmektedir.


http://www.milliyet.com.tr/sabri-ok-silahsizlanma-gundem-1973869/

Şemdin Sakık, Çözüm Süreci, Alter Yayınları, 2014, s. 100-103

a.g.e. s. 116-117

a.g.e. s. 117

http://www.milliyet.com.tr/kemal-burkay-in-bu-aciklmalari-pkk-yi-cileden-cikaracak/siyaset/siyasetdetay/27.02.2012/1508468/default.htm

Şemdin Sakık, Çözüm Süreci, Alter Yayınları, 2014, s. 73-74

a.g.e. s. 172

http://t24.com.tr/haber/pkk-dhkp-c-tikko-yoldaslarini-nasil-oldurduler,267458

http://t24.com.tr/haber/pkk-dhkp-c-tikko-yoldaslarini-nasil-oldurduler,267458

Burhan Semiz, PKK ve KCK’nın Din Stratejisi, s. 201-204

http://www.sabah.com.tr/Gundem/2011/12/25/ocalan-peygamber-evi-kabe#

http://www.dogruhaber.com.tr/Haber/Ocalani-Peygamber-ilan-ettiler-122778.html

http://www.serxwebun.org/index.php?sys=naverok&id=63

http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ilker-belek/karma-egitim-cinsel-gelisim-82967

http://www.ensonhaber.com/kck-osman-baydemiri-aglatti-2012-04-20.html

http://www.radikal.com.tr/yazarlar/murat_yetkin/kurt_sureci_secim_ikileminde-1221690

Abdullah Öcalan, Demokratik Uygulamalar Manifestosu V. Kitap, 2013 s.16

http://tr.wikisource.org/wiki/KCK_S%C3%B6zle%C5%9Fmesi

http://haber.star.com.tr/yazar/mardin-kantonundan-yaziyorum/yazi-1029450

http://www.dirilispostasi.com/orgut-uc-bin-cocugu-kacirdi/

http://haber.star.com.tr/yazar/secim-sahasindan-bildiriyorum/yazi-1025861

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Özel rapor, PKK’nın kontrolündeki Diyarbakır, Eylül 2013, s. 5

http://www.haberturk.com/yazarlar/fatih-altayli/902652-eski-turkiyeye-donus

http://www.aljazeera.com.tr/al-jazeera-ozel/kisanak-petrolden-pay-istiyoruz

Ümit Özdağ, PKK ile Pazarlık, Kripto Yayıncılık, 2013, s. 252

http://www.zaman.com.tr/politika_pkk-ozerklik-ilan-ediyor_2200699.html

Cemal Temizöz, Siyasallaşan PKK Terörü, Togan Yayınları, Bakırköy, Şubat 2012, s. 531

21. Yüzyıl Türkiye Enstitüsü, Özel rapor, PKK’nın kontrolündeki Diyarbakır, Eylül 2013, s. 4

A.g.e. s. 4

Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) Analiz, KCK Örgütlenme Modeli ve Amacı, Temmuz 2011, s. 12

Carl J. Friedrich ve Zbigniew K. Brzezinski’nin‘Totaliter Diktatörlük ve Otokrasi - Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) Analiz, KCK Örgütlenme Modeli ve Amacı, Temmuz 2011, s. 12

Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) Analiz, KCK Örgütlenme Modeli ve Amacı, Temmuz 2011, s. 15

http://gundem.bugun.com.tr/m/NewsDetail.aspx?id=125783

Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) Analiz, KCK Örgütlenme Modeli ve Amacı, Temmuz 2011, s. 29

Tuğçe Tatari, Anneanne Ben Aslında Diyarbakır’da değildim, Doğan Kitap, 2015, s. 179

Stratejik Düşünce Enstitüsü (SDE) Analiz, KCK Örgütlenme Modeli ve Amacı, Temmuz 2011, s. 29

Gerek yok ki… Ahmet Altan, Taraf Gazetesi 22 Ekim 2011, http://www.taraf.com.tr/yazilar/ahmet-altan/gerek-yok-ki/18259/

3. Bölüm devamı

Tarihteki ünlü komünist taktikler

Lenin ve Stalin, komünizm ideolojisinin en vahşi temsilcileridir ve komünizmin gereği olarak dine de keskin bir üslupla karşıdırlar. Lenin, komünizmi Sovyet Rusya’ya yerleşik kılmak amacıyla 200 bin rahip öldürmüş, milyonlarca Hristiyan’a zulmetmiş, binlerce kiliseyi yok etmiş, bazılarını ise ateist müzelere dönüştürmüştür. Lenin’in izinden gitmiş olan Stalin’in ise din konusuyla ilgili sözleri şöyledir:

"Biz dine karşı propaganda yapıyoruz ve propaganda yapmakta devam edeceğiz. Parti dine karşı tarafsız kalamaz. Bütün dinlere karşı din aleyhtarı propaganda yapmaktadır."


Lenin ve Stalin, dünyanın eli en kanlı komünist liderleridir. Küçük resimlerde bu diktatörler tarafından katledilen halk
görülüyor. Öcalan da, "bu yüzyılın Lenin'iyim" derken bu katliamların izinden gideceğini belirtmektedir.

"Biz dine karşı propaganda yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz" diyen Stalin, Batı'da güçlenen faşizme karşı taktik olarak
bir dönem kiliseleri desteklemiştir. Oysa komünist uygulamaların başında ibadet yerlerinin tümüyle yakılıp yıkılması vardır.

Sol altta: Bolşevik militanlar Gorky kentindeki Georgievsky Kilisesi'ni yıkarlarken.

Bütün dinlere karşı din aleyhtarı propaganda yapmanın gerekliliğinden bahseden aynı Stalin, şaşırtıcı bir şekilde, 2. Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında Rus Ortodoks Kilisesi ile bir akit imzalamış, on binlerce kilisenin yeniden açılmasına ve kilise liderliğindeki hiyerarşinin yeniden tesis edilmesine izin vermiştir. Bunun yanı sıra güneyde Müslüman şeriatına izin verilmiş, doğuda Budizm desteklenmiş ve antisemitizme güçlü bir biçimde karşı çıkılmıştır. Bu ilginç açılımın ise tek sebebi vardır: 2. Dünya Savaşı’nda komünizme karşı büyük bir tehdit olarak yükselen faşizmi ortadan kaldırabilmek ve Hitler’i mağlup edebilmek için başlatılan mücadeleye karşı destek alabilmek. Nazilere karşı koyabilmek için Stalin, özellikle kilisenin etkisini bu yolla uzun süre kullanmıştır.

Lenin ise, çöküşe giden Rus ekonomisini canlandırabilmek ve kapitalist ülkelerin seviyelerine ulaşabilmek için, ekonomide kısa dönemli bir politika değişimine gitmiş ve kapitalizmin ilkelerini takip etmiştir. Yeni Ekonomi Politikası (New Economic Policy – NEP) adı verilen bu düzenlemeye göre küçük işletmelerin kapitalizmde olduğu gibi kâr mantığıyla devam etmesini içeren bir politikaya geçilmiştir. NEP politikası Bolşevikler arasında geçici bir düzenleme olarak görülmüş ve özellikle içinde barındırdığı kapitalist ekonomiye ait uygulamalar yüzünden parti içinde eleştirilmiştir. Komünist ekonomi anlayışının tamamen dışında bir politika olan NEP, bir mecburiyet olarak benimsenmiş ve yeterli ekonomik gelişme sağlandıktan sonra terk edilmiştir. Bugün, söz konusu taktiği Çin’in Hong Kong politikalarında da izlemek mümkündür.


Gorky kentindeki Giorgievsky Kilisesi'nin Bolşevikler tarafından yerle bir edilmiş hali. Altta sağda, Rusya'da
ambar olarak kullanılan bir kilise.

Komünistlerin şekil değiştirme ve geri adım politikalarıyla ilgili bir başka örnek ise aile ve devlet konusundaki yaklaşımlarıdır. Bilindiği gibi komünizm, aile ve devlet kurumlarına şiddetle karşıdır ve bu iki kurumu, komün toplumlarına geri dönüş mücadelesinde oldukça büyük engeller olarak görür. Fakat buna rağmen komünistler genellikle bir taktik uygular ve aile kurumunu ortadan kaldırabilmek için öncelikle güçlü bir devletin var olması gerektiğini söylerler. Güçlü bir devlet için ise önce aile kurumunun güçlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle önce geri adım atarak aileyi güçlendirirler. Bu sayede komünist devlet güçlenir ve bir aşama sonra ise aile kurumu tamamen ortadan kalkar. Bir sonraki aşama ise devleti ortadan kaldırmaktır ki, ailenin ve dini değerlerinin kalmadığı bir toplumda, artık bu komünistler açısından çok kolay aşılacak bir safhadır.


Komünist taktiklerin en başlıcası gerçekte komünizmin tümüyle karşı olduğu aile propagandasıdır. Komünist posterlerde
gülen yüzler eşliğinde yapılan bu propaganda sadece komünist devleti güçlendirmek ve sonrasında aile kurumunu
tümüyle yıkmak içindir.

PKK’nın kullandığı komünist taktikler

Komünist taktikler çoğu komünist lider tarafından istikrarla uygulanmış ve komünizmin kökleşerek yerleşmesi için gerekli görülmüştür. Bir başka deyişle güçlü bir komünist devlet için gereken her yola başvurulmuştur. Stalin’in kiliselere asla destek vermeyeceği, Lenin’in asla kapitalist bir ekonomiye mahal vermeyeceği açıktır. Fakat ortam ve şartlar gerektirdiğinde, maske daima ustalıkla kullanılmıştır.

Şu anda aynı yöntem PKK tarafından da uygulanmaktadır. PKK, komünist dünya devleti hedefinin birinci aşaması olan Komünist Kürdistan’ı oluşturabilme yolunun Batı ile yakınlaşmak olduğunun farkına varmıştır. Komünist kimliği ile ortaya çıkmasının, dünya süper gücü ABD tarafından tepki çekeceğini ve bu tepkinin kendilerini kaçınılmaz bir başarısızlığa götüreceğini gayet iyi bilmektedir.

Bu taktiksel değişim içinde zikredilen meşhur kelime “özerklik”tir. Gerçekte örgüt Manifestosu’nda şiddetle karşı çıkılan bu ifade bir anda gece gündüz kullanılır olmuş, Manifesto’daki Komünist Kürdistan’ın kurulması için Türkiye Cumhuriyeti’nin yıkılmasını şart koşan ifadeler örtbas edilmiştir. Çünkü burada geçen komünizm ifadesinin, Batı tarafından doğrudan destek görmeyeceği örgüt tarafından bilinmektedir. Özerklik, ABD ve Avrupa için oldukça göz boyayıcı bir kelimedir; ayrıca PKK’ya Batı’nın gözünde sahte bir “Kürt halkının kurtuluş mücadelesini veren örgüt” kimliği de kazandırmaktadır. Batı’nın bu talebi demokrasinin gereği olarak görmesi ve mutlaka destek vermesi beklenmektedir.

Öyle ki, özerklik kelimesine Türk toplumunu alıştırma çalışmaları başarısız olunca özerkliği de yumuşatma politikasına başvurulmuştur. Son günlerde oldukça sık duyduğumuz demokratik özerklik, kanton, demokratik konfederalizm gibi öneriler, PKK’nın taktiksel yöntemlerinden bazıları olarak gündeme getirilmektedir.

Ayrıca örgüt, şiddetle devlet sistemine karşı olmasına, devleti yok etmek üzere örgütlenmesine rağmen ağız değiştirmiş ve aniden Türkiye Cumhuriyeti'nin varlığının kendileri için garanti olduğundan bahseder olmuştur. Bu aslında kullanılan komünist taktiklerinin en bilinenleridir. Devleti yıkmak için önce güçlü bir devletin himayesinde olma planı hayata geçmiştir. Hedefteki ilk aşama olan özerklik, Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığının elbette kendileri için garanti olmasını gerektirmektedir. Çünkü böylelikle, Türkiye devletinin kendilerine para, silah, altyapı sağlayacak bir ana kaynak olmasını hayal etmektedirler. Türk devletinin parasıyla ileride Türk devletine karşı kullanacakları bir ordu oluşturmayı planlamaktadırlar. Dolayısıyla şu aşamada devletin varlığının önemi PKK ve PKK destekçileri tarafından sürekli olarak dillendirilir. Fakat gerçekte amaç, güçlenip bir devlet haline geldikten sonra Türkiye Cumhuriyeti dahil olmak üzere civardaki tüm devletleri yok etmek ve komünist dünya devleti hedefine erişene kadar bu şekilde ilerlemektir. Dolayısıyla bu söylemler de bir taktikten öte değildir.

PKK’nın emperyalizm maskesini taktıktan sonra üstlendiği diğer taktikler ise, kadınları, aileyi ve dini kullanıyor olmalarıdır. Bu taktikleri farklı başlıklar altında inceleyelim:

1. Emperyalizm maskesi altında kadınlar


Geçmişte Öcalan tarafından "yozlaşma unsuru" olarak değerlendirilen kadınlar, bir anda emperyalist maskenin gerektirdiği biçimde
propaganda malzemesi olarak kullanılır olmuşlardır. Oysa örgüt,
sürekli ezilen kadınlar için gerçek anlamda bir tuzaktır.

PKK, Marksist Leninist ideolojisini açık açık sürdürdüğü 1990’lı yıllara kadar aileyi, dini, aşiretleri ve kadınları kendi ideolojisinin zararlı elemanları olarak görmüştür. Örgüte göre, sömürgeciliğin ajan kurumu olarak gördüğü din ve aile ortadan kesin olarak kalkmalıdır. İşte bu sebeple de örgütün en önemli mücadele alanlarından bir tanesi aileler, din görevlileri ve aşiretler olmuş, oldukça fazla sayıda din görevlisi öldürülmüş, aşiretlere savaş açılmıştır. Öcalan, kaleme aldığı ilk yazılarında Marksist-Leninist çizginin bir sonucu olarak kadını ciddi şekilde aşağılamış, hatta kadını, ailenin içerisinde “erkeği düşüren, yozlaştıran” bir unsur olarak tarif etmiştir. Hatta örgütün içinde zararlı birer eleman olacakları endişesi, erkeklerin savaşma kabiliyetini azaltacağı ve örgüt içi iklimi bozacağı iddiasıyla kadınların örgüt içinde yer almalarına hiçbir zaman sıcak bakmamıştır.

Bu noktada Öcalan’ın kadınlar, özellikle Kürt kadınları hakkındaki gerçek fikirlerine göz atmak yerinde olacaktır:

Kürt kadınlarının çoğunun bedenleri ölü, kokuşmuş, soğuk ve çok kabadır. Fizikleri biraz böyledir, ruhları donuktur. Fikir düzeyi hiç yoktur... Bir papağan kadar bile sözcükleri tekrarlayamaz.

Fakat daha önce de belirttiğimiz gibi 90’lı yıllar, örgüt içinde kopmaların meydana geldiği, örgütün güçsüzleştiği ve küçüldüğü ve oldukça ciddi kayıplar vermiş olduğu bir dönemdir. Taktik değişimini gerektiren bu önemli sebep, PKK’nın kadınlar konusunda da bir atılım yapmasını gerektirmiştir. O dönemde ani bir kararla örgüte kadın militan alınmaya başlanmıştır. 1996 yılında örgütün küçülmeye başladığı ve kitle desteğini kaybetmeye başladığı bir dönemde ise PKK, kadınları, intihar eylemlerinde ilk defa bir araç olarak kullanmıştır.

Terör örgütüne kadınların alınmasındaki temel amaç, yok olma tehlikesi içine giren PKK’da, erkek teröristleri teşvik amacıyla kadınların birer savaşçı olarak kullanılmasıdır. PKK, o tarihten itibaren ön plana çıkardığı kadın savaşçılar ile bir nevi rekabetin yolunu açmış ve örgüt ile bağlarını yitirmek üzere olan erkekler bu yolla teşvik edilmişlerdir.


Terör örgütüne kadınların alınmasındaki temel amaç, yok olma tehlikesi içine giren PKK'da, erkek teröristleri teşvik amacıyla kadınların birer militan olarak kullanılmasıdır. Sırf erkekleri teşvik amacıyla intihar saldırılarında kadınlar kullanılmıştır.

Nitekim, PKK’da kadınların intihar eylemlerinde kullanılma oranının, dünyadaki diğer terör örgütleriyle kıyaslandığında daha fazla olduğu görülmektedir. Gerçekleşen ve gerçekleşmek üzereyken yakalanan intihar eylemcilerinin %55’nin kadınlardan oluştuğu gözlemlenmiştir. Kadınlar, çeşitli aldatma yöntemleriyle bu Marksist örgütün bir maşası haline gelmişlerdir.


Öcalan, gerçekte "erkeği yozlaştıran bir unsur" olarak tarif ettiği
kadınları, örgütte ihtiyaç başgösterince "özgürleşen kadın,
özgürleşen Kürdistan'dır" sloganıyla kazanmaya çalışmıştır.
Bu yönde güçlü bir propaganda yapılınca, feodal sistemden
kurtulmaya çalışan pek çok kadın buna inanmış fakat çoğu
örgütteki gerçeklerle yüzleştiklerinde pişman olmuşlardır.

Bu tarihten sonra PKK, kadınları çok çeşitli şekillerde emperyalizm maskesinin oldukça can alıcı bir parçası haline getirmiştir. Feodal görüşler ve hurafeci İslam anlayışının yanlış bir sonucu olarak özellikle kadınların ikinci sınıf vatandaş olarak görüldüğü Ortadoğu’da kendisini, kadın haklarından bahseden, kadınları ön plana çıkaran bir grup olarak göstermiştir. Batı için bu hassas bir noktadır; PKK ise bunu ustaca kullanmıştır. PKK, Batı’nın gözünde, kadına önem vermeyen bağnaz bir coğrafyanın içinde kadın özgürlüğünden bahseden yegane topluluk olarak göze çarpmıştır. Günümüzde, PKK hareketini tam anlamıyla tanımayan Batılı yazarların en fazla kandıkları maske, düştükleri oyun budur.

Gerçekte kadını “yozlaştırıcı bir etken” olarak gören, kadını savaşta bir tökez, önüne geçilmesi gereken “aile belası”nın da baş etmeni olarak niteleyen Öcalan, taktik değişiminin bir gereği olarak 1990’lardan sonra aniden kadınlara yönelik bir özgürlük teması geliştirmiştir. Kadını “kurtarılması gereken bir vatan gibi” göstermiş ve “özgürleşen kadın, özgürleşen Kürdistan’dır” sloganını geliştirmiştir. Bu sloganın hem örgüt içine alınacak kadın militanlar, hem de Batı nezdinde ne kadar göz boyayıcı olduğunu çok iyi bilmektedir. 

Illinois Üniversitesi yayınlarında, PKK’daki bu değişim şu şekilde ifade edilmiştir:

“Kadınlar PKK hareketinin aktif üyeleri haline gelmeden önce, yani 1990’lı yıllara kadar, tüm odaklanma erkekler üzerineydi ve kadınlar ‘güvenilmemesi gereken zayıf insanlar’ olarak değerlendiriliyordu. Ancak bu hareket içinde kadınların sayısı arttığında, Öcalan ve genel olarak PKK, Kürt erkeğinin geleneksel, ‘feodal’ iktidarını eleştirerek, kadının rolü üzerine vurgu yapmaya başladılar.

Şunu belirtmek gerekir. Kadın özgürlüğü ve üstünlüğünün savunucusu olmak elbette şarttır ve İslam dininin gerçekte temel unsurlarından biridir. Ortadoğu gerçek anlamda bu konuda geri kalmış bir coğrafyadır ve bunun en temel sebebi İslam coğrafyasının Kuran’dan uzaklaşıp hurafelere yönelmiş olmasıdır. Hurafeci mantık, sadece kadınlar konusunda değil, kalite, demokrasi, savaş/barış, sanat, bilim gibi her türlü konuda olağanüstü derece bir yozlaşma ve felaket getirmiştir. Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, gerçek İslam dininin kadını yücelten, sanatı, bilimi ve demokrasiyi en mükemmel tarif eden anlayış olması; felaketi getirenlerin Kuran’daki gerçek İslam dininden uzaklaşıp hurafeci, sahte bir dine uyanlar olmasıdır.  (Konuyla ilgili olarak bkz. Harun Yahya, “Bağnazların Kadın Nefreti”, Karanlık Tehlike Bağnazlık)


Türkiye'nin özellikle güneydoğusunda kız çocuklarını okula göndermeme, çocuk yaşta evlendirme ve töre cinayeti gibi
unsurların var olması, PKK tarafından daima bir koz olarak kullanılmış ve dağa çıkan kadınların "özgürleşeceği"
propagandası yaygınlaştırılmıştır. Dağdaki pek çok genç kadın, şu anda ya nasıl bir batağa gireceklerini bilemeden
sırf feodal sistemden kurtulmak amacıyla ya da kaçırılarak örgütün eline düşmüşlerdir. PKK, Güneydoğu'da
çocuklarımızı kaçırmaya halen devam etmektedir.

Burada şunu belirtmekte de fayda vardır. Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesinde de özellikle o dönemlerde yaygın olan kız çocuklarını okula göndermeme, küçük yaşta evlendirme, onları değersiz ve önemsiz görme, hatta töre cinayeti gibi korkunç uygulamalara maruz bırakma sebebiyle kadınların hor görüldüğü bir sistemin toplum içinde yaygın olduğu doğrudur. Ve PKK’nın bu yaygın sistemi kendisi için koz olarak kullandığı, “silahlanırsan özgürleşirsin” fikrini aşıladığı göze çarpmaktadır. Kürt köylerindeki genç kızların pek çoğu, genel olarak aile veya aşiret içindeki baskılardan kaçmak için bu özgürlük görüntüsüne aldandıklarını açıkça belirtmişlerdir. Pişman olanların arasında ise geri dönebilenlerin sayısı azdır, çünkü genellikle örgüt tarafından tehdit hatta infaz edilmişlerdir.


Kadın tam anlamıyla özgür olmalı, dilediği gibi giyinip dilediği şekilde bakımlı olmalıdır. Gerçek İslam'ı, yani hurafelerden
arınmış şekilde Kuran ahlakını savunan, kadın özgürlüğünü de savunur. Türkiye bu konuda öncü olmalı, PKK gibi Batı'ya
yaranmayı amaçlayan kalleş terör örgütüne meydanı boş bırakmamalıdır.

Türkiye, hem İslam hem de demokrasi ülkesi olması sebebiyle, özellikle kadınlara verilen değer konusunda mutlaka öncü olmalı ve Ortadoğu’ya mükemmel bir örnek teşkil etmelidir. Bu konuda PKK gibi Batı'ya yaranma amacıyla maske takmış kanlı terör örgütlerine meydanı boş bırakmamalı, Kuran’da kadın ve demokrasi konusunda en mükemmel, en adil ve en doğru uygulamanın gösterildiğini tüm dünyaya anlatmalıdır. Bu uygulama, Türkiye’nin batısında da doğusunda da hakim bir uygulama olarak hayata geçirildiğinde hem Ortadoğu’nun bu beladan kurtulması için bir yol açılacak, hem de Türkiye, bunu uygulayan bir İslam ülkesi olarak Kuran’ın gösterdiği gerçek ahlakı Ortadoğu’ya göstermiş olacaktır.

PKK’lı kadınlar neler söylüyor?

PKK’nın kadın konusundaki tarz ve ağız değişikliğinin üzerinde durmamızın temel sebebi, PKK’nın bu yöndeki ikiyüzlülüğüdür. PKK, kadınlara yönelik söz konusu söylem ve uygulamaları sadece militan ihtiyacı ve Batı'ya yaranmanın en kolay yolu olduğu için tercih etmiştir. Gerçekte örgüt içindeki kadınların izahları, bu söylemlerin tam tersini işaret etmektedir.

Necati Alkan, PKK’lı pek çok kadın ile bu konu hakkında röportajlar yapmış ve önemli bir derleme meydana getirmiştir. Bunlardan birkaç örnek şöyledir:
PKK’lı kadınlardan Zelal kod isimli kişinin açıklamaları:

“Öcalan’ı yaklaşımı ve uygulamalarından dolayı eleştirdim. Örgüt içi demokrasiyi eleştirdim, kişilerin geriliğini eleştirdim... Beni iki ay hapse attılar. Hapisten çıktıktan sonra 500 kişinin olduğu bir ortamda, eğitim ortamında, Öcalan ‘bana laf söylemişsin’ dedi. ‘Tanrıyla öyle gelişigüzel konuşulmaz, laf söylenmez. Sen tanrıya laf atarsan çarpılırsın.’ Kendini tanrı yerine koyuyordu yani. Örgütten ayrılmak istedim, fakat ölümle tehdit ettiler beni. Hayatımda o kadar korkmamıştım.”

PKK’nın dönüşüm sürecinde örgütte faaliyet yürüten Bese kod adlı kişinin açıklaması ise şöyledir:

“PKK’ye ilk katıldığımda işte dağdaydım, silahım var, o halde ben özgürüm diye düşünüyordum. Ama ilerleyen zamanlarda gördüm ki özgürlük bu değildi. Çünkü kendime ait bir kimliğim yoktu, kişiliğim yoktu, düşüncelerimi istediğim gibi dile getiremiyordum., eleştiremiyordum. Örgütten ayrılmak istediğimde, ayrılamıyordum.”  (Derinlemesine Mülakat, 2008)

Leyla kod adlı kişi ise şu açıklamaları yapmıştır:

“PKK’da kadının özgürlüğü adına, sembolik ve göstermelik düzeyde yapılanlar dışında pek bir şey yapılmadı. Yapılanlarla da kadın özgürlüklerini biraz daha yitirdi. Çünkü kadın adına ideolojisini geliştiren, örgütlenmesini kuran, bütün kararları alan ve uygulayan bir erkek olan Öcalan’dı. Ben şahsen PKK’ya katılmadan önce de özgürdüm. PKK’da benim bugüne ve yarına dair bireysel görüşüm yoktu, olamazdı da.” (Derinlemesine Mülakat, 2009)

Yazar Necati Alkan, konuyla ilgili olarak yaptığı gözlem ve röportajları sonucunda, kitabında şu açıklamalara yer vermiştir:

“PKK tarafından 1990’lı yıllardan sonra çeşitli görev ve roller yüklenerek kadınlar, örgütü ayakta tutan temel güç haline gelmişlerdir. Görüşme yapılan kadınların tamamı, bu gücün örgütten ayrılması halinde ‘örgütsel yapının çökeceğini’ dile getirmişlerdir. Ronahi’nin, ‘kadınlar olmazsa, erkekleri örgütte tutamazsınız’, Beritan’ın ‘erkekler kadın için dağda duruyorlar’, Ejin’in ‘kadınlar olmasa bir tane erkek dağda olmazdı’, Revşen’in ‘kadın örgütten ayrılsın kimseyi tutamazsınız dağda’, Pelin’in ‘kadınlar ayrılırsa erkekler bir saniye bile dağda kalmazlar’ sözleri bu bağlamda dikkate değerdir.


Komünistlerin "kadınları esaretten kurtarma" propagandasına hizmet için hazırlanmış bir afiş. (solda)

PKK, kadınları esaretten kurtarma propagandası yapmaktadır. Oysa komünizm, kadınları değersiz bir orta malı olarak gören, ideolojisi gereği kadını aşağılayan bir fikir sistemidir. Dolayısıyla komünist bir sistemin kadını yüceltmesi imkansızdır.

Alkan’ın analizlerine göre PKK tarafından ilk yıllarda “özgürleştirilecek köleler” olarak görülen kadınlar, silahlı eylemlerde yer almaya başladıkları 1990’lı yıllarda “yoldaşlar”, intihar saldırılarında kullanılmaya başlandıkları 1996 yılından sonra ise “tanrıçalar” olarak isimlendirilmişlerdir. Söylem olarak bu kadar yüceltilmelerine rağmen, örgüt içerisindeki uygulamalarında kadınların erkekler tarafından küçümsendikleri, eşit olarak görülmedikleri, kendilerine değer verilmedikleri anlaşılmaktadır. Örgütün söylemleriyle eylemleri arasındaki farklılıklardan rahatsızlık duyan, örgütün vaatleriyle uygulamaları arasındaki çelişkileri gören pek çok kadın bu dönemde örgütten ayrılmak istemiş, kimisi kaçmış, kimisi kaçmak üzereyken yakalanmış ve hain ilan edilerek cezalandırılmışlardır.

Uzun yıllar PKK’nın içerisinde faaliyet yürüten Neval’in sözleri oldukça önemlidir:

“PKK içinde kadın özgürlüğü adına yürütülen tüm çabalar, PKK sisteminin en temel dinamiği olarak geliştirilmiştir. Öcalan’ın aslında yaratmak istediği sistemin temel ayaklarından biri kadın çalışmasıdır. Dikkat edin, parti tarihi boyunca Öcalan, özellikle 1990 sonrasında sistemi ve kendi kimliğini önemli oranda kadın gücü üzerinden geliştirdi. Kadını terazisinin bir kefesi yaparken, bundan kadından çok kendisi yararlandı.  (…) Devrimcilik adına, özgürlük adına ülkesi için, birçok baskılara maruz kalarak  dağlara çıkan binlerce Kürt kadını, Öcalan’ın sisteminin çıkarları için, ama ‘özgürlük’ adına organize edildi.

Öcalan’ın kadın lehine taraf olduğundan bahsedilir. Buna bir açıklık getirmek istiyorum. Öcalan’ın bazen Önderlik prestiji gereği bazı jestleri dışında, genel olarak kadın lehine bir savunuculuğundan bahsedilmez. Ama bunun arkasına saklanılarak kurulan beter bir sistem ve adaletsizlik vardı. Aslında Öcalan’ın kurduğu kendisinin dili olabilecek, kendi iktidarını kadın üzerinden pekiştirecek bir elit kadın grubu sistemiydi.”

Örgüt içinde eleştiride bulunan veya örgütten ayrılmak isteyen kadınların cezalandırılması ve infaz edilmesi ise “PKK’da kadın” gerçeğini özetleyen bir gerçektir. Bu konuda verilebilecek en önemli örnek, parti içi örgütlenme konularındaki eleştirilerini Öcalan’a gönderen Semir kod adlı kadın militanın Öcalan’ın emri ile infazıdır. Necati Alkan’a göre, Öcalan, Semir’in öldürülmesiyle, otoritesine karşı ilk doğrudan başkaldırıyı bertaraf etmiş ve daha sonra gelişebilecek muhalif hareketlere Semir’in şahsında gözdağı vermiştir. Semir tek örnek olmamıştır, söz konusu anlaşmazlıkta Semir’i savunan Saime Aşkın da öldürülmüştür. Günümüzde halen bu uygulama devam etmekte ve Öcalan’ın uygulamalarını eleştirenler “Semir kişiliği” olarak nitelendirilerek cezalara ve infazlara maruz kalmaktadırlar. PKK örgütünün korkunç infaz gerçeği, ilerleyen sayfalarda detaylı olarak anlatılacaktır.

Kadınlar konusunda tüm göz boyamaların aksine PKK’lı kadınların “sadece kullanılmak” üzere yer aldıklarını fark etmiş olmaları kuşkusuz sürpriz değildir. Kadınlar, komünist düzen içinde daima değersiz varlıklar olarak görülmüştür. Dahası komünizm, geçmişte yaşandığına inanılan fakat tümüyle bir aldatmaca olan sahte bir komünal sistemin özlemi içinde olduğundan, böyle bir sistem içinde “kadının değeri” diye bir mevzu söz konusu dahi değildir. Özlem duyulan komün sisteminde tüm mallar, eşyalar, gıdalar ve çocuklar konusunda olduğu gibi kadın da ortak bir mal olarak değerlendirilir. Komünist ideoloji özellikle günümüzde tepki çeken bir kavram olduğundan, kadınların ortak kullanımı ifadesini açıkça dile getirmezler. Fakat zaten aile kurumunun ortadan kalkması kaçınılmaz olarak bu sonucu beraberinde getirir ki, hedef de budur. Evliliğin, ailenin, nikahın anlamının olmadığı bir toplum anlayışı, zaten kadının da çocukların da malın da ortak olması sonucunu beraberinde getirir. Her şeyin ortak paylaşım alanında sömürülmesi gereken bir meta olarak görüldüğü bir ortamda kadının bir “değeri” olmayacağı da anlaşılabilmektedir.

2. Emperyalizm maskesi altında din

(Allah’ı, Kuran’ı ve dini tenzih ederiz)

PKK’nın emperyalizm maskesinde yer alan unsurların belki de en önemlisi dindir. 90’lı yıllara kadar her türlü dini reddetmiş olan Leninist PKK, komünist kimliğini gizlemenin en belirgin metotlarından biri olarak dini kullanma yoluna gitmiştir. Batılı devletlere yaranmanın en kilit noktası, komünizmin şiddetle cephe aldığı din konusunda farklı bir taktik izleyebilmektir. Dindarlık maskesi, işte bu yüzden 90’lı yıllardan sonra PKK tarafından oldukça etkili bir şekilde kullanılmaya başlanmıştır.

Bu değişimin detaylarına geçmeden önce, din konusunda PKK’nın temel bakış açısını anlamak gerekmektedir.

Çok defa hatırlattığımız gibi PKK, komünist bir yapılanmadır. Komünizm ise, ateizm ideolojisiyle birlikte ortaya çıkmış, tüm komünist liderler asıl olarak ateist propaganda yapmışlardır. Zaten kurulacak muhtemel komünist devlet mutlaka din, ahlak ve aile kavramlarını terk etmiş olmalıdır. Nitekim “Lenin 1900'de ne ise ben de 21. yüzyıl sosyalizmini temsil ediyorum” diyen Öcalan, 90’lı yılların öncesinde, yani emperyalist maskeyi takmadan önce din konusundaki düşüncelerini açıkça ifade etmiştir. Abdullah Öcalan’ın din ile ilgili sapkın ifadelerinin bazıları şu şekildedir (Allah’ı, Kuran’ı ve dini tenzih ederiz) :

  • Lise dönemlerinde büyük felsefik bunalımı yaşadım. Tanrı ile savaşı verdim, bu savaştan başarı ile çıktıktan sonra yarı Tanrı oldum.
  • Tek tanrılı din ideolojileri, baştan sona siyaset ideolojileridir. Dini söylem, Allah, peygamber ve melek gibi kavramlar dönemin siyasi literatürüdür.
  • Allah bir nevi ortaçağın feodal manifestosudur, temel yasası ve bildirgesidir.
  • Namazın kendisi de genel anlamda bir tiyatrodur.
  • Kur’an-ı Kerim’le ilgili "İdeolojik kimlik düzeyinde gerçekleştirilen, Sümer mitolojisinin üçüncü büyük versiyonu, dönüşüm geçirmiş biçimidir".
  • Bizim din ile ilişkimiz yok. Halkımız Tanrı’dan, ideolojiden kopmalıdır. Ben çok uğraştım sonunda Tanrıdan koptum. Tanrıyı aştım. Böylece Abdullah Öcalan olabildim. İslam kadınımıza bir şey vermemiştir. Bunun yerine sosyalist ahlakı koyacağız."
  • “Tarih içindeki gelişimine baktığımızda, ALLAH tapımıyla birliğe ve güce ulaşılmak istendiği çok açık görülmektedir. Öyle sevgili kulun cennete gitmesi gibi kavramlar, işin fantezi kısmıdır, edebi kısmıdır.”

Abdullah Öcalan

Leninizm, başlangıçtan itibaren Öcalan’ın ve PKK’nın ideolojisi olmuştur. Lenin ise, uyguladığı Marksist ideoloji içinde dine bakışını şu şekilde ifade etmiştir:

“Marksizm maddeciliktir… Bu hiç kuşku götürmez… Dinle savaşmalıyız. Bu, her türlü maddeciliğin ve doğal olarak Marksizm’in ABC’sidir. Ancak Marksizm, ABC’de donmuş kalmış maddecilik değildir. Marksizm daha ileri giderek şöyle der: Dinle nasıl savaşacağımızı bilmeliyiz, bunu yapabilmek için de inancın ve dinin kökenini kitlelere maddeci bir biçimde açıklamalıyız. Dinle savaş, soyut ideolojik öğütlere indirgenmemelidir.”


Marks'ın din ve aileyi yok sayan, şiddete dayanan komünizm fikrini
Lenin vahşi uygulamalarla hayata geçirmiştir.

Marks, dini, egemen sınıf ya da sömürgeci sınıf elinde, halkı uyuşturmak için kullanılan bir araç olarak nitelendirmiştir. Öcalan’ın da izlediği ideoloji doğrultusunda dine bakışı bu şekilde olmuş ve dini, sömürgeci olarak kabul ettiği burjuva ve devletin elinde bir araç olarak görmüştür. Nitekim örgütün kuruluş manifestosunda İslamiyet’in sömürgeciliğin bir ajan kurumu olduğu, Kürtlerin içine yerleşmiş ve onlara gizliden gizliye etki eden bir Truva Atı görünümünde olduğu ifadeleri yer almaktadır. Truva Atı benzetmesi, “Kürdistan Devriminin Yolu-Manifesto” adlı kitabının 1994 yılı baskısının 32. sayfasında Öcalan’ın bizzat kendi dilinden şu şekilde ifade edilmiştir:

“Kürtler, manevi alanda da yabancı işgale uğradı. İslamlık, Kürdün beyninde ve yüreğinde milli inkarı hazırlayan ve kaleyi içten fethetme rolü oynayan bir ‘Truva Atı’ gibidir.”

Leninist bakış açısının bir sonucu olarak PKK, proletaryanın hakimiyetinde bir sistem oluşturmayı esas almış, proletarya hakimiyetinin de öncelikle dinsizliğin yaygınlaştırılmasıyla mümkün olacağına inanmıştır. Nitekim Öcalan’ın bu konuda, “Kürdistan Devrimi, Ekim devrimi ile başlayan ve ulusal kurtuluş hareketiyle gittikçe güçlenen Dünya Proletarya Devriminin bir parçasıdır.” ifadelerini dikkate almak gerekmektedir. PKK için proletaryanın hakim edilmesinin en büyük yolu kuşkusuz silahlı mücadeledir. Ama PKK içinde bu zihniyetin yerleşebilmesi için ilk şart daima dinden uzaklaştırıcı bir eğitim olarak görülmüştür. Öcalan’ın şu sözleri bunu açıklar niteliktedir:

“Diyalektik tarihsel-materyalizm oluşmadan önce ne proletaryanın güçlü bir eylemi gerçekleştirilebilmiş ve ne de öncü örgütü yaratılabilmiştir. Bu anlamda da proletaryanın en büyük üstatlarının işe felsefeden başlamaları, dini eleştirerek proletaryanın sağlam bakış açısını ortaya çıkarmaları bir tesadüf değildir…”

Bütün bu açıklamalardan da anlaşılabileceği gibi, Lenin de, onun izlerini takip eden Öcalan da, dinin güzelliğini ve sıcak ruhunu, Allah’ın insanlara öğütlediği güzel ahlakı kavrayamamışlar ve bu sebeple daima çözümün dine savaş açmak olduğunu düşünmüşlerdir. İşte bu sebeple PKK’nın temel yöntemi daima sahte bir felsefi eğitim vermek olmuştur. Bu felsefi eğitim, temelinde, diyalektik materyalizmi esas almakta ve bununla birlikte din karşıtı bir söylem içermektedir. Bu eğitim şekli PKK içinde halen devam etmektedir.


Güneydoğu insanımız manevi değerlerini en üst seviyede yaşayan sevgi insanlarıdır. İslam'ın dışında bir yaşam şeklini benimsemeleri, Marksizm'in soğuk, sevgisiz ruhunu yaşamaları asla mümkün değildir.

Oysa Güneydoğu için bu çaba boşadır. Güneydoğu halkımız İslam’ın sıcak, sevecen ruhunu tam olarak kavramış olan; İslam’ın barış, şefkat ve fedakarlık ruhunu mükemmel uygulayan maneviyatı güçlü bir halktır. Güneydoğu halkımızın İslam’ın dışında bir yaşam şeklini benimsemesi, Marksizm’in soğuk, ürkütücü, sevgisiz ruhunu bir hayat şekli olarak sahiplenmesi mümkün değildir. Nitekim PKK da, kan kaybetmeye başladığı 1990’lı yılların başlangıcında iki önemli gerçeği kabul etmek zorunda kalmıştır: 1) Kürtler dindardır, dolayısıyla din dışı bir ideolojiye mecburiyet veya baskı dışında tevessül etmez ve destek vermezler. 2) Radikalizmle boğuşan Ortadoğu’da Batı’nın desteğini kazanmanın yolu ılımlı İslam söylemlerinden geçmektedir.


Kürtlerin dinlerinden vazgeçmeyeceği, Marksist, Leninist bir anlayışı
asla benimsemeyeceği gerçeği, PKK'yı taktik değiştirmeye zorlamıştır.
Her türlü dini kesin dille reddeden PKK, emperyalizm maskesinin
gereği olarak dine karşı üslubunu yumuşatmıştır. Fakat temelde
PKK'nın dinleri yok etme hedefi devam etmektedir.

Birinci madde ile ilgili olarak siyasetçi, gazeteci ve yazar Mehmet Metiner’in açıklamaları şöyledir:

‘’İddiam odur ki, PKK o dönemde (kuruluş yılları) sosyalist-ateist bir ideolojik hatta yürümemiş, Kürtlerin dini inançları ve değerleriyle doğrudan hesaplaşan bir siyaset izlememiş olsaydı, hiç kuşkusuz çok daha geniş bir kitleyle buluşma imkanına sahip olurdu... Çünkü Kürtler tarihleri boyunca ne dinlerinden ne de milliyetlerinden vazgeçmişlerdir.’’

Kürtlerin dinlerinden vazgeçmeyeceği gerçeği, destekçi bulamayan PKK’yı din maskesi takmaya zorlamıştır.

İkinci madde ise, gerçekten Batı’da PKK’nın beklediği etkiyi uyandırmıştır ya da Batı, kendi çıkarları için buna çok inanmak istemiştir. Batılı yorumcuların bazıları, Ortadoğu’nun radikalizm nedeniyle bir kan gölü haline gelmesini gerekçe göstermekte ve din konusunda ılımlı sözlerle ortaya çıkan bir müttefiki –komünist olduğu gerçeğini bilmeyerek veya tümüyle göz ardı ederek– kendi normlarına oldukça uygun bulmaktadırlar. Nitekim Fransız yazar Bernard-Henri Levy, PKK ile ilgili açıklamalarında bunu şu sözlerle açıkça izah etmiştir: “Söz konusu bölgelerde cinsiyet eşitliği, sekülerizme ve azınlıklara saygı ve İslam’ın modern, ılımlı ve ekümenik kavramını görmek mümkün; ki bunlar, bölgede oldukça nadir görülebilen özellikler.”

Dikkat edilirse sayılan üç unsur, yani kadın hakları, demokrasi ve ılımlı din anlayışı, Batı’nın daima Ortadoğu’da özlem duyduğu unsurlardır. İşte bu kilit ve göz boyayıcı unsurlar, PKK tarafından taktik değişiminin bir parçası olarak özenle seçilip kullanılmış; Batı ise, stratejik öneme sahip bir coğrafyada, bu özelliklere sahip iyi kullanılacak bir müttefikin var olduğu zannına kapılmıştır. Oysa PKK, Batı’yı sadece aldatmaktadır.

Kürt milliyetçiliği görünümüne uygun dindarlık kılıfı

PKK, 90’lı yılların sonrasında kılık değiştirerek, “etnik hareketler”, “yerel unsurlar” ve “çoğunluğun altında ezilmiş kimlik bunalımı” kozlarını sürekli gündeme getirmiştir. Bunun nedeni bu başlıklarının AB ve ABD’nin insan hakları ajandasında yerini mutlaka buluyor olmasıdır. PKK, Kürt kartını işte bu yüzden oynamaktadır. Kürt kartını gereği gibi oynayabilmek için ise Kürtlerle özdeşleşen İslam’ı kendilerince kullanma safhasına geçmişlerdir. Oysa gerçekte PKK, Kürt milliyetçiliğiyle hiçbir ilgisi olmayan komünist bir harekettir. Nitekim örgütün geçmişten bugüne hedefinde daima Kürtler olmuş ve örgüt, asıl olarak Kürtlere katliam uygulamıştır. Kitap genelinde zaman zaman hatırlattığımız gibi PKK ile Kürtler arasındaki ayrımı çok iyi anlamak gerekmektedir.
Burhan Semiz, PKK’da halka ulaşmak adına yapılan bu kılıf değişikliğini şu sözlerle açıklamaktadır:

“PKK’nın konjonktüre göre doğrudan veya dolaylı şekilde ötekileştirdiği ve düşman olarak gördüğü üstyapı kurumlarının başında Din- özelde İslamiyet- olgusu gelmektedir. Dini ve İslamiyet’i sömürgeciliğin ajan kurumu olarak nitelendiren PKK, toplumun bu değerine yönelik olarak kuruluş öncesi ve sonrası süreçte karşı duruş sergilemiştir... PKK, bölge halkı ile yaşadığı değer çatışmasını aşabilmek amacıyla 1990’lı yılların başlarından itibaren toplumsal değerleri göz önünde bulundurmanın önemini kavramaya başlamış, en başta İslamiyet –dini değerler– olmak üzere aile, kadın ve kültürel değerlere yönelik olarak söylem değişikliğine gitmiştir. PKK’nın örgütsel çerçevede istenilen düzeyde toplumsal tabana ulaşamaması ve Kürtlerin örgüte karşı gelerek - Hizbullah, İlim, Menzil gibi - farklı oluşumlara yönelim göstermesi, 1990’lı yıllarda Öcalan’ın İslamiyet ve din konusundaki klasik söylemlerini yeniden gözden geçirmesine ve bu alana önem verilmesine sebebiyet vermiştir.”

Öcalan, bu kılıf içinde radikal dindar hareketleri bile birer müttefik olarak görebileceğini açıkça ifade etmiştir.

“Özellikle dinsel hareketlerle gerçekten düzen karşıtlarıyla dostluk uygundur. İran’a dayalı dinsel ideolojik hareketle bir dostluk yaklaşımı içinde bulunulabilir. Bunlar, radikal bir çizgide hareket edip, Batı yanlısı rejimleri devirmeyi amaçladığından, düşman olarak görülemezler. Özellikle kendi din politikamızı yaşama geçirirken, bunlarla bir yarış ve dayanışma içinde bulunmalıyız.”


Komünistlerin yıkmaya çalıştığı din, aile ve maneviyat, Güneydoğu
halkı için vazgeçilemeyecek değerlerdir.

Bu söylem değişikliğini Öcalan, materyalist unsurlardan bir anda tümüyle sapmaksızın, bir alıştırma evresi dahilinde gerçekleştirmeye çalışmıştır. Bu durumu “Din Sorununa Devrimci Yaklaşım” adı altında yeni bir stratejiyle hayata geçirmek istemiştir. Bu başlık altında dine bakışını farklı şekillerde ifade etme gayretine giren Öcalan, İslam hakkında daha ılımlı ifadeler kullanır olmuştur. Dini tümüyle devre dışı bırakan geçmişteki ifadelerinin yerine -diyalektik ve materyalist görüşlerini korumakla birlikte-, dinin kendince sosyal işlevini ön plana çıkarmaya çalışmıştır.

Bu taktik değişimi geçen yıllarda PKK’nın genel izahlarına daha yaygın şekilde dahil edilmiştir. Dini söylemleriyle tanınan çeşitli siyasetçiler ve aktörler devreye sokulmuş, PKK ile “ılımlı İslam” kavramı -Batı'yı etkileyecek şekilde- birlikte anılır olmuştur. Batı, bu yanlış görünüm neticesinde, Ortadoğu’da sayıları gitgide artan radikallere karşı etkili olacak bir topluluğa kavuştuğunu sanmıştır. Oysa gerçek bu şekilde değildir. PKK’nın İslamiyet’e yaklaşma görünümünün sadece bir taktik olduğunu, bir dönem örgüt üyesi olan Demirkıran şu ifadelerle açıklamaktadır:

“Ben örgüte katıldığımın ertesi günü örgütün inancının olmadığını anladım. Çünkü burada Marksist-Leninist bir yapılanma söz konusuydu. İlk zamanlarda bu beni çok üzüyordu. Beni uzun süreler bunalıma sokmuştu. Lakin yine de inançsız olmamı sağlamaya çalışıyorlardı. Burada herkes inkar ederken benim inkar etmemem söz konusu olamazdı. Her ne kadar içimden inkar etmesem de bunu dışa yansıtmama imkan yoktu. Kesinlikle hepimiz inançsızdık.”

Önceden imamlık yapan ancak daha sonra çeşitli sebeplerle örgüte katılan 55-60 yaşlarındaki Hüseyin isimli örgüt üyesi ile ilgili açıklamalar da dikkate değerdir:

“Hüseyin amca kampa ilk geldiğinde namaz da kılıyordu. Baktı hiç kimse namaz kılmıyor, üstelik herkes dine karşı, yavaş yavaş namaz kılmayı bıraktı. Bunun izahını kendisine yapıyordu. ‘Şimdi savaştayız, namazı sonra kılarız’ diyordu. Bir imam, Marksist teori üzerine kurulu PKK’da dinden böyle uzaklaşıyordu. Bizim gibiler ise, çoktan Allah’ı unutmuşlardı.”

Kürt kardeşlerimizi ve Batı’yı aldatmak adına din maskesi takan PKK, gerçekte halen, devletin ve ailenin yok edildiği dinsiz bir komün sistemini hayal etmektedir. Nitekim, ilerleyen bölümlerde kapsamlı olarak anlattığımız gibi, PKK’nın şehir yapılanması adı altında kurduğu KCK devlet sistemi, tam olarak bu komün sistemini tarif etmekte, bu ifade açıkça dile getirilmektedir. İşte bu nedenle, PKK’nın dini söylemlerinin Batı'yı, hatta ülkemizde bile bazı kesimleri bu kadar aldatabilmesi şaşırtıcıdır. Söz konusu kişiler, her türlü dini yok etmek isteyen bir topluluğu “ılımlı dindar” olarak tanıtmakta ve din ile yoğurulmuş Ortadoğu için adeta bir model gibi göstermeye çalışmaktadırlar.

Türk eğitim müfredatı bilinçsizce PKK’nın ideolojisine destek veriyor

Burada dikkat çekilmesi gereken ve devletimiz ve milletimiz açısından en sakıncalı olan gerçek, Türk eğitim müfredatının bilinçsizce PKK’nın ideolojisine destek veriyor oluşudur. Daha önce çok defa belirttiğimiz gibi PKK’nın temel ideolojisi olan komünizm, Darwinizm kaynaklıdır. Darwinizm yani evrim teorisi ise, sinsi bir diktatörlük tarafından tüm dünyaya zorla kabul ettirilmiş, ülkelerin eğitim müfredatlarına zorla dahil edilmiş, insanlık tarihinin en büyük aldatmacasıdır. Bu aldatmaca, özellikle 21. yüzyıl bilimi ile kesin olarak deşifre edilmiş, milyonlarca yıl hiçbir değişim göstermemiş canlıların 500 milyondan fazla fosil örneği toprak altından çıkarılmış ve bir proteinin tesadüfen oluşamayacağına dair moleküler ve biyolojik deliller ortaya konmuştur. Dolayısıyla evrim teorisi bilimsel anlamda geçersizdir. Buna rağmen Darwinist diktatörlüğün baskısı ve caydırma politikaları nedeniyle devlet sistemleri bu aldatmacaya sahip çıkmakta, hem okullarda hem üniversitelerde evrimi temel bir konu olarak zorunlu hale getirmekte, ana akım medya, kendi yayın organlarını buna uygun şekilde düzenlemektedir.

Türkiye de bu ülkelerden biridir. Türk halkının %99’u dindar olmasına rağmen Türk eğitim müfredatında evrim, tüm diğer ülkelerde olduğu gibi başrollerdedir. Çocuklarımız, daha küçük yaşlardan itibaren evrimi bir gerçekmiş gibi öğrenmekte, kainatın, güçlünün zayıfı ezmesi gereken bir mücadele alanı olduğuna inanmakta ve bilinçaltlarında her şeyin tesadüfen var olduğu bilgisini alarak Allah inancından uzaklaşmaktadırlar. Okullarda din derslerinde çocuklara geleneksel bir yaklaşımla bir din bilgisi öğretilmekte, fakat çocuk, aldığı diğer bütün derslerde Allah’ın var olmadığına dair sahte bir telkin almaktadır (Allah’ı tenzih ederiz). Dolayısıyla bir çocuk, edindiği bu sahte altyapının etkisiyle ileriki vadede komünizm ve faşizm gibi Darwinizm kaynaklı ideolojilerin kolayca etkisi altında kalmakta, etki altında kalmasa da bu sapkın ideolojilere karşı savaşacak bir ideolojik altyapı ve güce sahip olamamaktadır. İşte bu sebepledir ki PKK, yıllardır kendi çevresine Darwinist/komünist bir eğitim verirken, bununla mücadele etmesi gereken Türk gençleri de şaşılacak şekilde devlet okullarında benzer bir eğitim almaktadırlar. Bunun trajik bir sonucu olarak PKK ile hiçbir ilmi mücadele yapamamaktadırlar. Mücadele yalnızca askeri alanla sınırlı kalmakta, o da PKK’nın kalleşçe gerçekleştirdiği gerilla terörü nedeniyle kayıplar getirmektedir.

Oysa yıllardır defalarca açıkladığımız gibi, PKK ile mücadelenin tek yolu ilmi mücadeledir. Bu yapılmadığı sürece, PKK’yı tümüyle ortadan kaldırabilmek kesin olarak mümkün değildir. Yapılan müzakerelerin, ateşkeslerin de sonuç getirmeyeceği açıktır. Keza katil durmakta, sadece elindeki silahı geçici olarak alınmaktadır.


Sağ üstte: 50 milyon yıldır amber içinde en ince detaylarına kadar korunmuş bir yaban arısı.
Sol üstte: Günümüzde yaşayan ve fosil içindeki 50 milyon yıllık örneğinden hiçbir farkı olmayan yaban arısı.

PKK’nın Darwinist altyapısını daha açık örneklerle görmek gerekirse, Öcalan’ın kendisi koyu bir evrimcidir ve PKK’nın ideolojik temeli de bunun üzerine kurulmuştur (Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Komünist Kürdistan Tehlikesi, “PKK Darwinisttir” s. 111). Nitekim Öcalan, kendince dinin tanımını yaparken, “insanlaşmanın başladığı dönem” olarak kabul ettiği hayali bir dönemi çıkış noktası olarak almıştır. Bu, Öcalan’ın zihnindeki, primatlardan insana dönüşüm sahtekarlığının bir tezahürüdür. Öcalan’ın kullandığı ifadeler şöyledir:

’İnsan türünün ortaya çıkmaya başladığı koşullarda, tür olarak insanlaşmanın başladığı dönemde, ona bu niteliklerini veren yeteneklerini konuşturmaya başladığında, bir din değerine, bir din düşüncesine, bir dini bakış açısına ulaşmak zorundaydı. Bunu iki nedenle yapmak durumundaydı, bir yanda olağanüstü gördüğü doğa güçleri, öte yanda ise kendi yetenekleri söz konusuydu.’’


Gençlerimiz, devletin okullarında evrimi zorunlu ders olarak okumakta ve edindikleri bu sahte altyapının etkisiyle ileriki
vadede komünizm ve faşizm gibi Darwinizm kaynaklı ideolojilerin kolayca etkisi altında kalabilmektedirler.

Dikkat edilirse Öcalan, kendince bir insanlaşma dönemi tespit etmekte ve doğaüstü güçlerin etkisi ve korkuların etkisiyle insan tarafından bir din fikrinin geliştirildiğini iddia etmektedir. Bu izaha, diğer açıklamalarında da rastlamak mümkündür:

‘’… İnsanı ele alalım ve dini anlamaya çalışırken doğa karşısındaki zayıflığı göz önüne getirelim. O, bu zayıflığını çıplaklığını ne ile giderecek? Şu konuda yanılmadığımıza inanıyorum: İnsanlar kendilerini hükmedenler durumuna getirmek için, zavallılıklarından kurtulmak için, doğaya sempatik gözükmek ve doğayı anlayışlı kılmak için ve elbette ki hepsinin de ötesinde kendilerini egemen kılmak için din ve tanrı düşüncesine başvuruyorlar. Aslında kişinin kendisinin ‘’hakim’’ olmada gözü vardır. İşte bunun ön aşaması da, kendisine tanrılar yaratmaktır… Daha da somutlaştıracak olursak; din, insan türünün doğayla karşılaşmasında ilk girdiği düşünce ve ruhsal gelişme biçimidir.’’

Aslında bu, o vakte kadar dini tümüyle reddeden Öcalan’ın yeni taktiğidir. Hala dinsiz kimliğiyle konuşmakta, hala PKK’nın dinsizlik stratejisini savunmakta fakat dinin “ilk insanın” bir ihtiyacı olduğunu iddia ederek dini kendince “kabul edilir bir kurum” olarak göstermeye çalışmaktadır. Böylelikle aslında, “...inancın ve dinin kökenini kitlelere maddeci bir biçimde açıklamalıyız” diyen Lenin’in dinle savaşmak için gösterdiği yöntemi kullanmaktadır. Dini kendince sosyolojik olarak açıklayan fakat tümüyle reddetmeyen görünümü ile ortaya çıkmakta ve dindar Kürt halkı üzerinde etki uyandırmaya çalışmaktadır.

Öcalan’ın konuyla ilgili diğer sözü şöyledir:

Din bütün zayıflıkları kapatmada, korkularını, endişelerini, acılarını gidermede insanoğlu için bir ilaçtır. Hem de gereklidir. İlk insan neden bilimsel gerçeklere ulaşmadı, neden yanılgılara, saplantılara kapıldı denilemez. Çünkü o günün koşullarında bundan farklı davranamazdı. O halde, ilk insanın gerçeğini daha iyi anlamak gereklidir.”


Dünyada neredeyse tüm toplumlar içinde vahşet, kavga ve çatışma artık alıştığımız manzaralar haline geldi. Bunun temel
sebebi, kavga ve çatışma felsefesinin altyapısının, yani Darwinizm safsatasının tüm dünya okullarında adeta
bir gerçekmiş gibi okutulmasıdır.

Açıkça görülebildiği gibi Öcalan, doğanın ve tarihin bir diyalektik içinde geliştiğine dair sahte evrimci anlayışı dine de empoze etmeye çalışmakta ve dinin bir diyalektik içinde var olduğunu kabul etmektedir. Buna göre dini, korkulardan kaynaklanan bir gereksinim olarak açıklamakta ve zaman içinde evrim geçirdiğini iddia etmektedir. Öcalan kendince, “ilkel komünal toplumda Tanrı ve doğa ekseninde bir din algısının hakim olduğu, bunun yanı sıra feodal topluma geçişle birlikte dinin evrim geçirmeye başladığı ve tek Tanrılı dinlerin sosyal zeminini hazırladığı gibi ürkütücü bir mantığı savunmaktadır.
Bu ifadelerin toplumun bir kesiminde etki uyandırması o kadar da şaşırtıcı değildir. Çünkü Türkiye okullarındaki müfredatta din, Sosyoloji dersinde tam olarak bu şekilde tanımlanmaktadır:

“Genel olarak din, insanların anlayamadıkları, karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını, tasarladıkları doğaüstü, gizemsel nitelikli güçlerle açıklamaya yönelmedir.”

Kendi okullarımızda, Yüce Rabbimiz’in bir hak ve yol gösterici olarak Kendi Katından gönderdiği dinin, insanların “doğa ve toplumsal olayların korkusundan kaçınmak için sığındıkları ve ‘kendi ürettikleri’ bir kavram” olarak açıklanması dehşet verici bir durumdur. Bu durum, sadece PKK’nın zihniyetine hizmet etmekle kalmamakta, içten içe dinsiz toplumların da yetişmesine zemin hazırlamaktadır. Allah korkusu olmayan ve bunun yerine doğada güçlünün zayıfı ezdiği bir mücadelenin şart olduğuna inanan toplumlar içinde ise sevgisizlik, şiddet ve nefretin kol gezeceği açıktır. Nitekim günümüzde, toplum içinde vahşi katliamların, kadın cinayetlerinin, kavga ve psikopatlıkların gitgide artıyor olması hiç de şaşırtıcı değildir. Okullarda öğrenciler evrim dayanaklı dersler nedeniyle doğrudan “Allah yoktur” telkini almakta (Allah’ı tenzih ederiz) ve şiddeti doğanın bir kanunu olarak algılamaktadırlar. Allah korkusu olmadığı müddetçe, şiddete eğilimli insanları ne kanunlar ne de caydırıcı önlemler durdurabilmektedir.

Yine Türk okullarının müfredatında yer alan Felsefe dersi okul kitaplarında geçen ifadeler şu şekildedir:

“...insan, özgür ve güçlüdür. Onun Tanrı tarafından önceden belirlenen bir özü yoktur... Varoluşsal varlık, hiçbir şeyden gelmez. Çünkü kendisi dışında hiçbir şey yoktur. Eğer Tanrı var olsaydı var oluş ve özgürlük olmayacaktı. O hâlde...”

“...Tanrı, dünyadaki kötülükleri önlemek istiyor da gücü yetmiyorsa güçsüzdür. Tanrı’nın kötülükleri önlemeye gücü yetiyor da önlemek istemiyorsa kötü niyetlidir...” (Allah’ı tenzih ederiz)

Bu dehşetli ifadeler doğrudan Allah’ın varlığını reddetmek üzerine bilinçaltı telkini amacıyla kullanılmaktadır. Bu açıklamaları okuyan bir çocuk, akademik bir eserden gelen bir bilginin doğru olduğuna inanacak ve doğrudan dinsiz yetişecektir. Oysa gerçekte, ezeli ve ebedi olan Allah’tır ve kainatta var oluş Allah’ın izniyle gerçekleşmiştir; tüm kainatın ve içindekilerin mutlaka başı ve sonu vardır. Evrenin, insanın ve tüm canlıların yaratılmış oldukları genetik, astronomi, fizik, kuantum fiziği, biyoloji, paleontoloji gibi bilimin sayısız dalı tarafından ispat edilmiştir. Allah’ın varlığı özgürlüğün, adaletin, mutluluğun ve huzurun güvencesidir. Gerçek kötülük ve mutsuzluk ise, evrimcilerin ve materyalistlerin iddia ettiği gibi tesadüfler sonucu oluşan ve sürekli çelişki içinde ilerleyen hayali dünyanın özelliğidir.

Ayrıca tarihin ve doğanın diyalektiği ile ilgili geçmişten bu yana süregelen açıklamalar, evrim sahtekarlığını dünyaya yaygınlaştırmak için uydurulmuş sahte felsefelerdir. Ne tarihte ne de doğada hiçbir şey ilkelden gelişmişe bir değişim göstermemiş, tarihte hiçbir zaman bir “taş devri” var olmamış, canlılar bir bakteriden türememişlerdir. Geçmiş toplumların bazıları, kimi zaman günümüzdekinden bile daha gelişmiş örnekler sunan olağanüstü medeniyetlerdir. (Detaylı bilgi için bkz. Harun Yahya, Evrim Aldatmacası ve Harun Yahya, Tarihi bir yalan: Kabataş Devri) Dolayısıyla Öcalan’ın ve diğer tüm Darwinistlerin dine empoze etmeye çalıştıkları diyalektik, sadece bir aldatmacadır. Fakat bu aldatmaca, görüldüğü gibi ortaöğretim kitaplarında pervasızca okutulmaktadır.

Görüldüğü gibi teröristler dağda, öğrencilerimiz ise okullarda aldatılmaktadırlar. Bu aldatmaca sona ermeden, Türkiye sınırları içinde PKK’ya ve onun ideolojisine yönelik gerçek bir ilmi mücadelenin gerçekleşebilmesi zordur. Çok defa belirttiğimiz gibi PKK’nın asıl sorunu ve asıl hedef alınması gereken bela kaynağı ideolojisidir. İdeolojik mücadele için altyapının olmaması, gençlerin bu altyapıdan tümüyle yoksun halde, büyük bir aldatmacanın esiri olmuş şekilde yetişmeleri, Türkiye’yi büyük felaketlere sürükleyebilir.

OKUL DERS KİTAPLARINDA EVRİM VE DİNSİZLİK PROPAGANDALARINDAN BAZI ÖRNEKLER

ORTAÖĞRETİM 12.SINIF BİYOLOJİ KİTABI

“Bu öğretim yılında; “HAYATIN BAŞLANGICI VE EVRİM ÜNİTESİNDE yaşamın ilk ortaya çıkışı ve canlılardaki değişim hakkında bilgi kazanmanız...”

Ünite başlıkları:

1. Lamarck’ın Görüşeri 205
2. Darwin’in Görüşleri 206
3. Canlıların Embriyolojik, Biyokimyasal, Anatomik, Genetik Yapılarındaki Benzerlik ve Farklılıkların Evrimsel İlişkisi spekülasyon sf. 209
4. Doğadaki Değişiklikler Evrimi Nasıl Etkiler?

Fosiller evrimin en güçlü kanıtlarıdır.” sf. 207

Fosillerden ve birçok bili dalının araştırmalarından elde edilen bilgiler yardımıyla hayatın başlangıcı ve evrim anlaşılmaya çalışılmaktadır.  Sf. 199

Bu nedenle bir türün geçirdiği evrimsel sürecin belirlenmesi, türler arası benzerliklerin gözlemlenmesine ve bu türe benzerlik gösteren fosillerin incelenmesine dayanır.  sf. 205

Kimyasal evrim – sf. 204

Evrim bölümü: Canlıların başlangıçtaki durumlarından günümüzdeki çeşitliliğin ortaya çıkmasına kadar geçirdiği değişimlerin tümü evrim olarak tanımlanır. Sf. 204:

Canlıların Embriyolojik, Biyokimyasal, Anotomik, Genetik Yapılarındaki Benzerlik ve Farklılıkların Evrimsel İlişkisi - sf 208

1. Evrimin açıklamasında embriyolojinin, genetiğin ve biyokimyanın katkıları nelerdir?
2. Fosiller evrimin anlaşılmasına nasıl katkıda bulunur?
4. Evrimin teorisine göre canlılardaki değişmelerin uzun zamanda ve yavaş yavaş gerçekleşmesi bu konuda araştırma yapan biyologlar için ne gibi sorunlar çıkarır.
5. İnsan nüfusunun artması sonucu doğada meydana gelen olumsuz etkiler nelerdir? Bunlar evrim sürecini ve yaşamı nasıl etkiler? – sf. 211,212,213

ORTAÖĞRETİM 9. SINIF BİYOLOJİ KİTABI

Sudan karaya geçiş” aldatmacası – sf. 107
Ancak yaşam denizlerde başlamış ve yakın zamanda (jeolojik devir olarak yaklaşık 500 milyon yıl önce) karalara geçmiştir.”

İLKÖĞRETİM FEN VE TEKNOLOJİ DERS KİTABI 6

Atın Evrimi– sf. 232
"Atın atası beş parmaklı ve köpek büyüklüğünde bir canlı idi."

ORTAÖĞRETİM 10.SINIF BİYOLOJİ KİTABI

“Bu durum, su altının farklı koşullarında yaşamda kalmak için geliştirilen evrimsel bir uyumdur.” sf. 150
Evrimsel adaptasyonu ise popülasyondaki genetik çeşitlilik sağlar. Sf. 18
Bu soruya, amfibilerin, kuşların ve memelilerin evrimi göz önüne alınarak cevap bulunabilir. Sf. 47
Bu gruplar evrimsel süreçte birbirlerinden ayrılmaya başladıklarında... sf. 47
Onların evrimsel süreçleri boyunca sıtmaya hiç yakalanmamış olduklarından dolayı... sf. 126

İLKÖĞRETİM FEN VE TEKNOLOJİ DERS KİTABI 8

Adaptayon ve evrim: ...Biyolojik çeşitliliğin ortaya çıkmasında canlıların evrimleşme sürecinin bir göstergesidir. Siz de adaptasyonların biyolojik çeşitliliğe ve evrime sağladığı katkılara örnekler veriniz. Sf. 38-40

Canlıların çevresel değişimlere karşı sağladıkları adaptasyonların biyolojik çeşitliliğe ve evrime katkıda bulunabileceğine örnekler verdik. Sf. 42

ORTAÖĞRETİM PSİKOLOJİ DERS KİTABI

Zooloji: Hayvanlardaki embriyonik gelişimi, beslenme, sağlık, davranış, kalıtım ve evrimi, diğer canlılarla etkileşim ve iletişim konularını inceler. Sf. 27

GÜZEL SANATLAR VE SPOR LİSELERİ MÜZE EĞİTİMİ -12

İnsan evriminin bilinmeyen noktalarını ortaya çıkarması, özellikle de uzak atalarımıza ait fosil kalıntıları, öğütücüler, kişisel eşyalar, meşaleler, ayak izleri, hayvan kemikleri, testiler, çanaklar ve seramik kapları barındırmasıyla mağaralar, arkeoloji ve antropolojiye geniş bir araştırma imkânı sunar. Sf. 56

Sanat, insanlık tarihinin her döneminde var olan bir olgudur. İnsanlığın geçirdiği evrim, insanların yaşama biçimlerini ve yaşama bakışlarını değiştirmiş... sf. 58:

ORTAÖĞRETİM ASTRONOMİ VE UZAY BİLİMLERİ DERS KİTABI

İçindekiler:

Yıldızların Evrimi
Yıldızların Evrim Aşamaları  sf 63
Bu kısımda, bir yıldızın evrimini, önemli evrelerini dikkate alarak inceleyeceğiz. Sf. 63

FELSEFE DERS KİTABI (Allah’ı tenzih ederiz)

...insan, özgür ve güçlüdür. Onun Tanrı tarafından önceden belirlenen bir özü yoktur... Varoluşsal varlık, hiçbir şeyden gelmez. Çünkü kendisi dışında hiçbir şey yoktur. Eğer Tanrı var olsaydı var oluş ve özgürlük olmayacaktı. O halde... Sf. 171

...Tanrı, dünyadaki kötülükleri önlemek istiyor da gücü yetmiyorsa güçsüzdür. Tanrı’nın kötülükleri önlemeye gücü yetiyor da önlemek istemiyorsa kötü niyetlidir.... Sf. 171

SOSYOLOJİ DERS KİTABI (Allah’ı tenzih ederiz)

“Genel olarak din, insanların anlayamadıkları, karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını, tasarladıkları doğaüstü, gizemsel nitelikli güçlerle açıklamaya yönelmedir.” Sf. 96

3. Emperyalizm maskesi altında demokrasi ve devlet

15 Ağustos 1984’de Eruh ve Şemdinli’ye yaptığı saldırılardan sonra “Bağımsız Birleşik Sosyalist Kürdistan” hedefini ilan eden PKK, Maoist bir halk savaşı ile Türk ordusunu Güneydoğu’dan çıkarmak amacını resmi olarak ilan etmiştir. 1990’ların ilk dönemlerine kadar bu hedef izlenmeye devam etmiş ve Öcalan 50 bin kişilik bir orduya ulaşacaklarını açıklamıştır.

PKK örgüt manifestosunda en büyük hedeflerden biri sınıfsız bir toplum yaratmak olarak geçmekte ve komünist bir Kürdistan oluşturmak için savaş çağrısı yapılmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz gibi, PKK programının 'Kürdistan Devriminin Görevleri' başlıklı bölümünde, sömürgeci devlet olarak nitelendirilen Türkiye Cumhuriyeti'nin sunacağı her türlü çözüm arayışlarını (bölgesel özerklik gibi) reddetmeyi ifade eden bir madde yer almaktadır. Bu reddedişteki amaç, sömürge devleti olarak kabul edilmiş olan Türkiye’nin mutlaka parçalanması gerektiği düşüncesidir.


Öcalan'ın temel hedefi, 50 bin kişilik bir ordu kurup, Maoist bir halk savaşı ile Güneydoğu bölgemizi ele geçirmektir.
Emperyalist maske aldatıcıdır, bu hedefte bir değişiklik yoktur.

Dolayısıyla PKK, kuruluş amacı gereği de hiçbir zaman demokratik bir çözüm arayışı içinde olmamıştır.

Komünist ideoloji demokratik bir zemin altında uzlaşı metodu ile toprak veya hak elde etmeyi değil, bütün bunları doğrudan silahlı mücadele yoluyla elde etmeyi esas alır. Devlet yapısının reddedildiği ve devlete ait olan her şeyin düşman olarak görüldüğü böyle bir anlayışta, anarşi tek ve meşru yöntem olarak görülmekte ve düzenin değiştirilmesi adına, masum insanların dahi katledilmeleri gayet doğal karşılanmaktadır. Dolayısıyla komünist terör örgütleri için demokrasi kesin olarak kabul edilemez bir kavramdır.

Manifestolarında Maoist bir savaş ile Türk devletini tümüyle yıkmak istediğini açıkça belirten ve yaklaşık 40 yıl boyunca terör dışında hiçbir yöntem bilmeyen ve komünizmin gereği olarak demokrasi ve devlet kavramlarına tümüyle savaş açmış olan PKK, emperyalist maskenin bir “zorunluluğu” olarak zaman içinde farklı bir söylem geliştirmeye başlamıştır. 50 bin kişilik orduyla Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkma fikri, zaman içinde çeşitli manevralarla değişim geçirerek Türkiye Cumhuriyeti’nin mutlak varlığı söylemine kadar gelmiştir.

Bunun başlıca nedenleri:

  • Kahpe bir gerilla mücadelesi yöntemi izlemesine rağmen PKK’nın, Türk ordusu karşısında sürekli ağır darbeler alması, buna karşın taraftar toplamada güçlükler çekmesidir.
  • Öcalan’ın, yakalanmasının hemen akabinde “Devletimin emrindeyim” sözleri bu mecburi değişimin aslında net ifadesidir. Burada Öcalan, devleti muhatap alıp devlet ile müzakere yoluna gidileceğine dair ilk açıklamalarını yapmış, mahkemeleri sırasında da bunu yinelemiştir. Elbette Öcalan’ın yakalanması ve sonrasında gelişen olayların, hedefteki Büyük Kürdistan adına, kapsamlı bir Batı derin devlet planı olduğu da aşikardır. Dolayısıyla zaten belirlenmiş bu plan dahilinde, Öcalan, Batı'nın belirlediği şekilde söylem geliştirmiş ve Türk devletini kerhen kabul eder hale gelmiştir.
  • Silahlı mücadelenin sonuç vermeyeceği noktada izlenmeye başlayan bu emperyalist politika, zaman içinde Güneydoğu’yu içten içe ele geçirme çabasına dönüşmüştür. İlk olarak Türkiye hükümetini müzakereye zorlama düşüncesi ile yola çıkılmış, bunu sağlamak için de alerji yaratacak Marksist söylemler yerine demokrasi söylemine ağırlık verilmeye başlanmıştır.
  • 2000’li yıllar öncesinde demokrasi kelimesine aşırı tepki gösteren BDP/HDP yöneticileri, birdenbire demokrasinin en büyük savunucuları haline gelmiştir. Nitekim Sırrı Süreyya Önder’in, katıldığı bir programda "PKK çok demokratik bir yapı, bu sözlerim birçok izleyiciyi yerinden hoplatacak ama bu böyle" ifadelerini kullanması dikkat çekicidir. 40 yıl boyunca kahpece gerilla mücadelesi verip, tüm demokrasi ilkelerini ezerek çocuk, kadın demeden katliam yapmış bir terör örgütünün demokratik olduğunun bu kadar umarsızca ifade edilmesi, nasıl bir oyun oynandığını açıkça gözler önüne sermektedir.
  • PKK, demokrasi söyleminin özellikle ABD ve AB’den oldukça güçlü bir destek alacağını kuşkusuz bilmektedir. Nitekim böyle de olmaktadır. Türkiye’deki PKK terörünü, “kimlik bunalımındaki bir Kürt hareketi” olarak tanımlayan bazı naif Batılılar, demokrasi söylemlerinin etkisine anında girmekte ve bunun büyüsüyle Türkiye’deki terör gerçeğini bir anda tümüyle unutmaktadırlar. PKK, Batı’nın bu hassasiyetini kendince ustalıkla kullanmaktadır.

Bu sebepler ışığında demokrasi kelimesini sıklıkla dillendirmeye başlayan örgüt, ismini de Kasım 2003 tarihinden itibaren Kongra Gel olarak değiştirecek ve sonraki hedefini de, “Kürt sorununun çözümü temelinde ayrı bir devlet kurmayı hedeflemeden, doğrudan demokrasinin egemen olduğu demokratik ekolojik toplum inşa etmek” olarak belirleyecektir. Bunun bir tezahürü olarak da hedef, zaman içinde bağımsız özerk Kürdistan’dan kantona, kantondan demokratik özerklik söylemine kadar gitmiş, şimdi ise Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğü içinde bir Kürdistan konuşulur olmuştur.

Oysa ki buradaki hedef hiçbir zaman demokrasi veya demokratik bir ülke içinde demokratik bir özerklik olmamıştır. Hedef, demokrasi kavramını kullanarak kaleyi içten fethetmektir. Koparıp alamadıkları Güneydoğu’yu yerel yönetimler vesilesiyle hakimiyet altına alacak, bu arada bağlı oldukları Türkiye Cumhuriyeti’nin bütünlüğünü savunacak, aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’nin gelirinden, Avrupa nezdindeki haklarından, ordusundan, eğitiminden, kaynaklarından olabildiğince faydalanacak ve bu kaynaklar yoluyla güçlenip tek başına hareket eder hale geleceklerdir. Bunu sağlamak için, ilk başlarda hazır ve güçlü bir devletin himayesinde olmak elbette işlerine gelmektedir. Adeta Türk ordusunu kullanarak kendilerine alan hakimiyeti kurmayı hedeflemektedirler. Bütün bunları yaparken geçici bir süre için bir kenarda Türk bayrağının dalgalanmasına da itiraz etmeyeceklerdir.

Bunu sadece Kürdistan söylemleri üzerinden yapmak da göze oldukça batacağı için farklı bir taktik geliştirmiş, Türkiye’yi 25-26 özerk bölgeye bölmeyi planlamışlardır. PKK’nın, Öcalan’ın ve PKK destekli HDP gibi partilerin bir süredir dillerinden düşürmedikleri plan budur. Buna göre her bölge kendi içinde özerk hale gelecek ve böylelikle özerk bir Kürdistan’ın oluşması da o kadar göze batmayacaktır.


Bu vatan hepimizin, vatanın bölünmesine asla iznimiz yoktur. Kardeşçe yaşamak bize yakışır.
Üstte: Batman'dan muhteşem bir manzara.

Bütün bu planı Diyarbakır Belediye Eski Başkanı Osman Baydemir'in 2010 Temmuz'undaki konuşmasında açıkça görmek mümkündür:

"Demokratik müreffeh bir Türkiye nasıl olacak? Özerk Doğu Karadeniz olacak, Özerk Orta Karadeniz olacak, aynı zamanda Özerk Kürdistan olacak... Demokratik Özerklik projesinde TBMM var, olmaya da kesinlikle devam edecek. Buna hiçbir itiraz yok. Türk Bayrağı Türkiye'de dalgalanmaya devam edecek, buna da hiçbir itirazımız yok. Ama bununla birlikte, her bölgede bölgesel parlamento olacaktır. Bu bölgesel parlamentolardan bir tanesi de Kürdistan Bölgesel Parlamentosu olacak. Türk Bayrağı'nın yanında, Türkiye bayrağının yanında, benim dedelerimin, hepimizin dedelerinin de katkısı ile, ödemiş olduğu bedelle elde edilen ve şu an asılan bayrağın yanında elbette ki Kürt halkının da yerel renkleri, bayrağı da gökyüzünde olacaktır. Belediye binamızın önünde ay yıldızlı Türk Bayrağımızla sarı, kırmızı, yeşil bayrağımız dalgalansa ne olur? (Milliyet, 01.08.2010)


Ay-yıldızlı bayrağımızı bu yurdun herhangi bir yerinde indirmeye kalkan hain güçler, bu milletin direnci ile mutlaka
karşılaşırlar. Ülkemizin kaderinde bölünmek yoktur.
Üstte: Diyarbakır'dan bir manzara

Yapılan bu açıklamalardaki ikna yöntemine dikkat çekmek gerekmektedir. Baydemir, bu ifadelerle alttan alta TBMM’nin varlığına ve Türk Bayrağı'nın dalgalanmasına kendince “izin vermiş” ve aslında temel niyeti açıkça ortaya koymuştur. Bu, son dönemlerde neredeyse bütün HDP yöneticilerinin kullandığı bir üslup halini almış, bu vatanın bölünmezliğinin ifadesi olan ay-yıldızlı bayrağımız için “sorun değil, bir kenarda dalgalansa da olur” gibi pervasız bir üslup geliştirilmiştir.

Burada şunu belirtmek gerekir; Osman Baydemir dahil olmak üzere, BDP-HDP temsilcilerinin bir kısmı bu üslubu art niyetli olmaksızın veya baskı altında kullanıyor olabilirler. Fakat konuya PKK’nın hedefleri üzerinden gidildiğinde, demokratik özerklik, kanton, otonomi gibi söylemlerle alttan alta Güneydoğu’da bir Kürt devleti planlarının yapıldığı açıktır. Bu planın, Türk devletinin parası, imkanları ve askeri ile gerçekleştirmek gibi bir hedefi olduğu da görülmektedir. Nitekim geçtiğimiz son birkaç yılda PKK’nın doğrudan Türk devleti ile bir “müzakere” içine girmiş olması, gerilla mücadelesi ile elde edilemeyenin, böylesine sinsi bir yolla elde edilmesi amaçlıdır ve epeyce bir yol alınmış gibi görünmektedir. Bu konuya ilerleyen satırlarda detaylı olarak değinilecektir.

Gaffar Tetik, Bütün Yönleriyle Komünizme Karşı İslam, s. 254

Komünistler Nasıl Yalan Söyler, Dr. Fred C. Schwarz, s. 215-216

Necati Alkan, PKK’da semboller, aktörler ve kadınlar, 2012, Karakutu Yayınları, s. 21-22

A.g.e. s. 77-78

Abdullah Öcalan, "Nasıl Yaşamalı", sf. 91

A.g.e. s. 71-72

A.g.e. s. 71-72

Global Masculinities and Manhood, What makes a man within his own culture, University of Illinois Press, 2013, s. 95

A.g.e. s. 104

A.g.e. s. 256

A.g.e. s. 256

A.g.e. s. 258

A.g.e. s. 91

A.g.e. s. 100-101

A.g.e. s. 103

Özgür Yaşamla Diyaloglar, Ekim 2002, s. 257

Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa, Cilt 1, Aralık 2001, s. 204

Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa, Cilt 1, Aralık 2001, s. 313

Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa, Cilt 1, Aralık 2001, s. 354

A.g.e. s. 105-106

http://www.haber365.com/Haber/Ocalan_Islam_Kurtler_Icin_Truva_Ati/

A.g.e. s. 115

A.g.e. s. 111

A.g.e. s. 125-126

http://www.washingtonpost.com/blogs/worldviews/wp/2014/10/27/turkey-still-thinks-this-guy-holding-a-baby-bear-is-a-terrorist-is-he

Burhan Semiz, PKK ve KCK’nın Din Stratejisi, s. 101

A.g.e. s. 95-96

A.g.e. s. 125-126

A.g.e. s. 132

A.g.e. s. 188-189

A.g.e. s. 189-190

A.g.e. s. 135

A.g.e. s. 112

A.g.e. s. 135

Burhan Semiz, PKK ve KCK’nın Din Stratejisi, Karakutu yayınları, 2013, s. 135

MEB, Sosyoloji ders kitabı, s. 96

MEB, Felsefe ders kitabı, s. 171

Ümit Özdağ, PKK ile Pazarlık, Kripto Yayıncılık, 2013, s. 15

Elif Çalışkan Polat, PKK Terör Örgütüne Dış Destek, Çatı Kitapları, 2013, s. 34

http://www.milliyet.com.tr/onder-pkk-cok-demokratik-bir-yapi/siyaset/detay/2022602/default.htm

Elif Çalışkan Polat, PKK Terör Örgütüne Dış Destek, Çatı Kitapları, 2013, s. 35

Ümit Özdağ, PKK ile Pazarlık, Kripto Yayıncılık, 2013, s. 178